![]()
![]()
Program GelİŞtİrme SÜrecİ
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İdari Yapı
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DIŞ TİCARETTE ÖDEME YÖNTEMLERİ
Bir dış ticaret işleminde en önemli sorunlardan birisi ihracatçı ile ithalatçı arasındaki güven konusudur.Birbirinden mal alıp satmak isteyen ihracatçı ile ithalatçı farklı ülkelerde yerleşik bulunmaktadır;birbirlerini belkide hiç tanımazlar ,farklı dilleri konuşur ,farklı paraları kullanırlar.Birbirlerinin ticari ve mali güvenirliği konusundan da yeterli bilgi sahibi olmayabilirler.Bir taraf sorumluluğunu yerine getirmediği takdirde diğerinin onu zorlamasının güç olacağı bilinmektedir.Kısacası ,tarafların birbirlerine güvenmediklerini söylemek her zaman doğru olmasa bile ,ihtiyatlı davranmalarını gerektirecek birçok neden bulunmaktadır.
İşlemler uzak mesafeler arasında yapıldığından ,iç ticaretteki gibi bir taraf malı teslim ederken diğer tarafın aynı anda ona ödemede bulunması söz konusu değildir.İthalatçı ,kendisini güvenceye almak için ,önce malı devralmayı ,daha sonra ödemeyi yapmayı arzularken ,ihracatçı açısından en önemli yol ,ödemenin peşin yapılması ,malın sonra gönderilmesidir.
Yabancı ülkede yerleşik karşı tarafa güvenememe sorunu ,dış ticaret işlemine bir bankanın aracılık etmesi ile çözümlenir.Normal olarak bankanın güvenirliliği bireysel ithalatçı ve ihracatçıya göre daha yüksektir.banka ihracatçıya ,ithalatçı adına ödemeyi yapacağı güvencesini verir ; ithalatçıya da ihracatçının istenen nitelikte malı kendisine göndereceğini garanti eder. Böylece ihracatçının malı güven içinde göndermesi ,ithalatçının da kuşku duymadan ödemede bulunması sağlanmış olur.O bakımdan ,bankalar adeta dış ticaretin ayrılmaz bir parçası durumundadır.Dış ticarette farklı ödeme yöntemleri vardır. Ve bunların hangisinin kullanılacağı ,mal ve sektör bazında yerleşik geleneklere ,alıcı ile satıcı arasındaki güvenin derecesine ,ülkenin genel politikasına ,nakit ödeme gücüne vb. faktörlere bağlıdır.
I. KARŞI TİCARET(Counter –Trade )
Karşı –ticaret ,genel anlamda bir takas muamelesidir.Özellikle merkezi ekonomili ülkeler ile yapılan ticarette yoğun biçimde uygulanmaktadır.Bununla beraber ,az gelişmiş ülkeler ve sanayileşmemiş ülkeler arasındaki ticarette de giderek artan bir önem kazanmaktadır.Ödemek için yeterli dövizi olmayan ,fakat satmak istediği malı olan ülkelerin çoğu kez başvurduğu bir yoldur.Şu halde iki ülke arasında mal ile mal veya mal +paranın ters yönde aktığı iki-yönlü bir ticaret söz konusudur.
Karşı-ticaret çeşitli şekillerde uygulanabilmektedir.Bunları beş tipe ayırabiliriz:
A)Takas (Barter) : Finansal ödeme veya fon transferlerinin yer almadığı bir tek sözleşme ile gerçekleştirilen ,eşit değerde olduğu kabul edilen iki mal grubunun doğrudan ve eşanlı olarak değiştirildiği işlemdir.Takas anlaşmaları aynı müşteri ile uzun vadeli ve düzenli işlemleri değil ,genellikle bir defaya mahsus işlemleri (one-off- deals) kapsamaktadır.
B)Kliring (Clearing):Takasın biraz daha geliştirilmiş bir şeklidir.Kliring anlaşması imzalayan ülkelerde ithalatçılar ,ithal ettikleri malların bedelini kendi ülkelerinde kliring hesaplarını tutmakla görevlendirilen Merkez Bankası veya Kliring Ofisi gibi bir kuruma ulusal paraları cinsinden öderler.Bu şekilde oluşturulan hesaplar dönem sonunda karşı ülke ithalatçılarının da kendi ilgili kurumana yatırmış oldukları paralardan oluşan hesaplarla denkleştirilir.Eğer arada bir açık söz konusu ise ,bu açık önceden anlaşılan herhangi bir konvertibil döviz ile kapatılır.
C)Karşı –alım ( Counter-purchase ): Satıcının ihracat sözleşmesindeki değerin belirli bir yüzdesindeki malı karşı taraftan ya bizzat satın alması ya da satışın bir üçüncü tarafça gerçekleştirilmesini sağlamasına dayanan bir işlemdir.Karşı ticaretin en yaygın kullanılan şeklidir.İhracatçının böyle bir taahhüde girmeden önce ,üçüncü tarafla anlaşması gerekir.
D)Dengeleme (Compensation):Satıcının ihraç ettiği mal bedelinin tümünü veya bir kısmını mal karşılığı alması anlamındadır.Dolayısıyla tam dengeleme veya kısmi dengeleme şeklinde iki kısma ayrılmaktadır.
E)Geri –alım (Buy-back)
engelemenin bir başka şeklidir. Burada ihraç edilen malların (ki,bunlar sermaye malları veya anahtar teslim projeler niteliğindedir.) bedeli ,bu mallar vasıtasıyla gerçekleştirilecek üretimin satın alınmasıyla ödenmektedir.
F)Üçlü-ticaret (Switch deals) : Bir ülke tarafından ödenecek hesabın başka bir ya da daha fazla ülkeye transfer edildiği işlemdir.Mesela Türkiye ‘den Rusya’ya bir ihracat yapılmış olsun .Rusya bunun karşılığını para veya mal olarak vermek istemiyor,fakat bu ülkenin de bir üçüncü ülke diyelim Macaristan ile bir hesabı var. Bu durumda eğer Türkiye'nin alacağı ,para ve/veya mal ,şeklinde Macaristan'dan tahsil ediliyorsa ,bir switch muamelesi yapılıyor demektir.
Karşı-ticaret olayı oldukça karmaşıktır.Azgelişmiş ülkeler çeşitli mülahazalarla bu yola başvurularken tekniğini yeterince bilmedikleri için aleyhte sonuçlarla karşılaşabilmektedirler.O nedenle ,anlaşma yapmadan önce ,dünya piyasaları hakkında çok iyi bir bilgi ile birlikte ,anlaşılacak şartların çok dikkatli biçimde değerlendirilmesi gerekir.
II. PEŞİN ÖDEME (Cash in Advance )
Peşin ödeme ön ödeme demektir. Bu yöntemde ithalatçı sipariş ettiği malın bedelini ödedikten sonra ,ihracatçı tarafından mal kendisine gönderilir.Ödeme genellikle ihracatçının hesabına bir telefon ,faks,bilgisayar mesajı veya normal bir banka havalesi ile yapılır.
Kuşkusuz ki satıcıya en fazla güvence sağlayan yöntem budur. Çoğunlukla ilk kez mal alan ve tanınmayan müşterilere uygulanır.Bununla birlikte ,ithalatçı ülkedeki iç karışıklık ,ekonomik kriz , ya da kambiyo denetimi gibi nedenlerle döviz transferlerinin gecikmeli yapıldığı ,hatta tamamen durdurulduğu durumlarda da ihracatçı peşin ödeme talebinde bulunabilir.
Diğer taraftan peşin ödeme şekli ,ihracatçı açısından bir ön finansman niteliğini taşımakta ,bunun kaynağı ise alıcı (ithalatçı) olmaktadır.
Uluslar arası piyasalarda genellikle satıcı tekeli olan mallarda ve bazen de alıcı bakımından peşin ödeme iskontolarının yüksekliği nedeniyle bu tür ödemeler cazip olabilmektedir.
Birde Merkez Bankası ‘nca alım satımı yapılan konvertibil dövizler ,peşin döviz olarak yurda getirilebilir.Mevzuatta TL olarak ödenmesine izin verilen ihracat bedeli Türk Liralarının da peşin olarak getirilmeleri mümkündür.Bu dövizlerin alışı bir defada yapılır. İhracat bedeli peşin dövizler yetkili bankalar aracılığıyla havale şeklinde veya ithalatçı ,ihracatçı veya bunlar adına hareket eden üçüncü şahıslarca her nevi çek veya efektif olarak getirilebilir.Peşin döviz karşılığında yapılacak ihracatın 1 yıl içinde gerçekleştirilmesi gereklidir.
Ülkemizdeki uygulama açısından prefinansmanlı ödemenin burada açıklanan peşin ödemeye benzediğini fakat farklı hükümlere tabi olduğunu ve bazı farklılıklar taşıdığını belirtmek gerekir.Prefinansman da 1 yıllık süre ile sınırlandırılmış olmakla beraber ,bunun için bankalarca para piyasalarındaki cari oranlar (LOBOR + spread )üzerinden faiz ödenmesine ,anapara ve faizler için geri ödeme garantisi verilmesine ve vadelerinde kaynağına geri ödenmesine izin verilmiştir; fakat bu imkanlar peşin dövizler için tanınmamış ,hatta ihracatın gerçekleşmesi halinde bu dövizlerin geri ödenmesi yasaklanmıştır.
III. AÇIK HESAP (Open Account)
Açık hesapla yapılan dış ticarette çok ender rastlanmakla birlikte , dış ticaretin en basit şeklidir. Burada satıcı önce malları gönderir ve bedelini kararlaştırılan vadelerde olmak üzere daha sonra almayı kabul eder. Bu işlemde taraflar oldukça iyi bir ilişki bulunması gerekir. Çünkü özellikle satıcı açısından beğenilmeyip geri gönderilmesi ve bedelinin tahsilinin aksaması gibi riskler söz konusudur. Ayrıca açık hesabın finansman yükünü ihracatçı taşır. Bu nedenle ,ihracatçının mali yönü oldukça güçlü olmalıdır. Çünkü muhtemel riskler karşısında ,ortaya kambiyo senedine bağlı bir işlem olmadığından ,hukuken ihracatçıyı alacağını ispat konusunda delilsiz bırakmaktadır.
Açık hesap metoduyla yapılan ödemeler döviz tevdiat hesabından çek vermek ,bankadan döviz çeki almak veya döviz havalesi yaptırmak suretiyle gerçekleştirilebilir.
Açık hesaplı ticarette bankaların rolü ,sadece bedellerin bir hesaptan diğerine şu yada bu araçla aktarılması ile sınırlıdır. O yüzden de masraflar çok düşüktür. Çünkü malın ithalatçı adına gönderildiğini temsil eden belgeler banka aracılıyla değil ,posta ile gönderilir.Fakat bu yol uygulamada genellikle problemler yaratır.Şöyle ki ,çoğu kez malların nakliyesi gelişmiş hava ulaştırma sistemiyle ithalatçıya posta yoluyla gönderilen ilgili belgelerden önce varırı.Bu durumda eğer ,banka garantisinin varlığı halinde belirli bir tazminat karşılığı mallar hemen alınmazsa ,ithalatçının zararı söz konusu olacaktır.
IV. KONSİNYASYON (Consignations)
Konsinye ihracat ileri bir tarihte satılmak üzere dış alıcılarla ,komisyonculara ya da dış ülkelerdeki şube ve temsilciliklere emaneten mal gönderilmesidir.Malın kesin satışı yapılana kadarda malın mülkiyetini elinde bulundurur.Mallar satılıncaya dek herhangi bir ödeme yapılmaz.
Satılmak üzere gönderilen malları teslim alan kişi veya kuruluşlar malı rayiç değerinden satar, komisyon vb. giderleri satış gelirinden düşer ve kalan tutarı yetkili banka aracılığıyla döviz cinsinden ihracatçıya yollarlar.
Konsinye satışta ihracatçı firmanın varlığı dış pazarda açıkça görülmekle birlikte ,satışta kesinlik olmaması dolayısıyla da risk söz konusudur. Beklemeden doğan zararlar ihracatçı hesabına kaydedilir..Ayrıca malın satılıncaya kadar her an için satıcıya,alacak ve satış masraflar dikkate alınmaksızın ,geri gönderilmesi ihtimali vardır.İhracatçının malı ,kontrolü olmaksızın ülke dışında politik nedenlerle kambiyo kısıtlamalarından ve hatta iklim sebebiyle doğacak riskler altında kalmaktadır. Bu durumda satıcının elinde bir kambiyo senedi bulunmadığı gibi ,alıcının kusurlarından doğacak zararını karşılayacak bir garantisi de bulunmamaktadır.
Konsinye satışlarda bedellerin gönderilmesi ve satış türünün ortaya çıkardığı problemler açık hesaptakiyle hemen hemen aynıdır.Konsinye satışların riskli oluşu ,uygulamada “müşterek hesap “ denilen ve konsinye satışları kısmen garanti altına alan yeni bir satış şeklini doğurmuştur.Bu şekilde yapılan ihracat yine konsinye olmakla birlikte , konsinyatör tarafından ihracatçıya asgari bir satış fiyatı garanti edilir ve bu fiyatla satış fiyatı arasındaki farkın giderler düşüldükten sonra kalan kısmı ihracatçı ile alıcı (konsinyatör ) arasında paylaşılır.
Konsinye veya müşterek hesap yoluyla yapılan ihracat genellikle, bir piyasaya ilk defa giren ve tanıtılmak üzere gönderilen mallar niteliği itibariyle satışı uzun süren ,çürüyebilir ve bozulabilen malları kapsar.
V. POLİÇE İLE SATIŞ / VESAİK MUKABİLİ ÖDEME
(Documantary Collections- Cash Against Documents)
Poliçe ,uluslar arası ticarette yaygın olarak kullanılan bir ödeme aracı veya belgedir. İhracatçı tarafından düzenlenen ,ithalatçının hemen ya da ileriki bir tarihte ,belirli miktarda ödeme yapmasını koşulsuz olarak emreden ,yazılı bir ödeme emri niteliğindedir.Bu ödemelerde ,ihracatçı ,malları göndererek ithalatçı üzerine bir poliçe çekip sevk ettiği mallara ait belgeleri buna iliştirir ve söz konusu vesikalı poliçeyi kendi bankası aracılığıyla ithalatçının bankasına gönderir.Satıcının bankaya vereceği “tahsil emri “nde ,ithalatçının malı teslim almasını sağlayacak belgelerin ya “görüldüğünde ödenmesi “ ya da “poliçenin kabul edilmesi “karşılığında verileceği açıkça belirtilir. Ayrıca tahsil emrinde ödeme veya poliçenin kabul edilmemesi halinde yapılacak işlemler , faiz ,komisyon vesair masrafların kime ait olacağı ve tahsil edilen paranın ne şekilde ödeneceği açıkça belirtilir. Aksi halde işlemler uluslararası ödemelerle ilgili “Yeksenak Kurallar “gereğince yapılır.
Poliçeyi çeken ,normal olarak malını satan ve gönderen taraf ,yani ihracatçıdır. Kendisine poliçe çekilen ,diğer bir deyişle ,koşullara uygun olarak ödemeyi yapması istenen taraf da alıcı ya da ithalatçıdır.Poliçe ya doğrudan ithalatçının adına ya da onun bankasına çekilir. İthalatçıya çekilen poliçeye “Ticari Poliçe “,onun bankasına çekilene de “Banka Poliçe “si adı verilir.
Poliçe , onu taşıyana veya ödemenin kendisine yapılması istenen kişi adına göre düzenlenebilir. Adına ödeme yapılması istenen kişi ise poliçeyi çeken olabileceği gibi başkası da olabilir.
Poliçelerin , mali piyasalarda devredilebilir araçlar olmaları , bunların kullanışını yaygınlaştırır. Bir poliçenin devredilebilir olma niteliği kazanabilmesi için aşağıdaki koşullara sahip olması gerekir:
a) Yazılı olmalı ve düzenleyen tarafından imzalanmalı ,
b) Belli miktar paranın ödenmesiyle ilgili koşulsuz bir ödeme emri içermeli,
c) Talep edildiğinde veya gelecekte sabit veya belirlenebilen bir tarihte ödenebilir olmalı,
d) Belirli bir kişinin adına veya taşıyana göre düzenlenmiş bulunmalı
Bu koşullara uygun olarak düzenlenen bir poliçe devredebilme özelliğine sahiptir.Bundan ötürü de çeşitli tipteki poliçeler , kişisel çekler dahil , yaygın bir kullanım alanına sahiptirler.
Poliçe Türleri :
Eğer poliçe “görüldüğünde ödemeli poliçe” ise ,sevk belgeleri ithalatçıya ancak ödemeyi yaptığı takdirde teslim edilir.İthalatçı artık ilgili belgeleri nakliye firmasına ibraz ederek malları çekebilir.Bu durumda ithalatçı mallara sahip olduğu için ,ihracatçı da parası kendisi adına diğer ülkelerdeki muhabir banka tarafından alındığı ve muhtemelen kendisine “SWIFT” (paranın elektronik araçlarla anında alıcının hesabına geçirildiği uluslar arası para transferi yöntemi ) yoluyla ulaştırılacağı için memnundur. Görüldüğünde ödemeli poliçe gereğince yapılacak ödeme ,eğer tahsil emrinde uygun görülmüşse ,transfer formalitelerinin tamamlanması amacı ile yerli para cinsinden yapılabilir.Bu durumda tahsil emrine transfer anında doğacak kur farkının ithalatçı veya bankası tarafından garanti edilmesine dair şart konabilir.
Vesaik mukabili ödemenin ikinci türü “ticari kabul “ olarak bilinir.Burada belgeler alıcıya ,adına çekilen poliçedeki bedeli ödeyeceğine dair “kabul “alındıktan sonra teslim edilir.Alıcı poliçenin arkasına kabul edilmiştir diye yazar ve imzalar.Muhabir banka bu kabul edilmiş poliçeyi saklar ve süresi geldiğinde tahsil eder. Burada kullanılan kambiyo senedi “vadeli poliçe “ dir.Satıcı gönderme belgesine iliştirdiği vadeli poliçeyi “ibraz vadeli “ veya “sabit vadeli “şeklinde tanzim edebilir.
İbraz vadeli poliçe mal bedelinin belgelerinin ibrazından belli gün sonra (30,60,90,180 gibi) ödenmesi anlamındadır. Sabit vadeli poliçe ise poliçe keşide edilirken belli bir ödeme tarihinin önceden üzerine yazılmasıdır.
İhracatçı ,bir banka kabulünü veya ticari kabulü vade sonuna kadar tutarak bedelini şahsen tahsil edebilir. Yada bunun yerine ,bu kabulü bir bankaya veya kabul ticareti yapan bir bankere ,nominal değeri üzerinden ıskontolu olarak satar.(ciro eder)
Özellikle banka kabulleri ,bankanın ödeme taahhüdü olduğundan ,mali yatırımcılar için oldukça güven duyulan araçlardır.Dolayısıyla bunlar likiditesi yüksek kısa süreli menkuller grubuna girerler.Para piyasasında belli bir iskonta ile alınır ve satılırlar.Bu yönüyle banka kabulleri ,bankaların çıkarttıkları devredilebilir mevduat sertifikaları (Certificate of Deposit-CD) ‘na benzetilebilirler.
Ticari kabullerde de belirli bir tarihe kadar muhatabın ödeme taahhüdünü yansıtırla.Ancak ,muhatabın mali itibarına bağlı bulunmakla birlikte ,bunlar banak kabulleri kadar pazarlanabilme özelliğine sahip değillerdir.Ödeme tarihi geldiğinde ticari kabulü elinde bulunduran kimse ,bunu bankası aracılığıyla kabul eden firmaya tahsile gönderir.
Yukarıda belirtildiği gibi ,bir poliçenin devredilebilir mali varlık niteliği kazanabilmesi için ,gelecekte ödenme tarihinin kesinlikle belirlenebilir olması gerekir.Örneğin “görüldüğünden 60 gün sonra “ gibi bir kayıt belirlenebilir bir tarihi ifade eder.Ama “malların varmasından 30 gün sonra “ şeklindeki bir kayıt ,gerçekte belirli değildir.Çünkü malların kesin varış tarihi belirlenmemiştir.
Poliçeler ayrıca “temiz “ ve “belgeli “ diye ikiye ayrılırlar.Başka hiçbir belge eklenmeden sunulan poliçelere temiz poliçe denilmektedir.Bunların kullanılış alanları sınırlıdır.Örneğin çok uluslu bir işletme tarafından yurt dışındaki şubelere yapılan mal sevkıyatında kullanılırlar.Bu gayet doğaldır,çünkü aynı şirketin şubeleri arasında güvensizlik ve kredi itibarı sorunları söz konusu değildir.
Temiz poliçeler ticarette kullanıldığında ,satıcı genellikle sevk evrakını alıcıya yollar, o da bir ödeme veya kabul işlemi yapmadan ,malların mülkiyetini elde eder. Temiz poliçelerin ticaret dışı amaçlarla kullanıldığı da olur ; bir borcun ana parasının tahsili gibi .Açık hesap borcunu ödemek istemeyen bir borçluya ,temiz bir poliçe çekilerek borcun ödenmesi için baskı yapılabilir. Böyle bir poliçeyi ödememe veya kabul etmeme ,muhatabın ticari ve mali itibarını zedeleyebilir.
Çoğu poliçeler belgelidir. Bunun anlamı ,sevk belgelerinin poliçeye eklenmiş bulunmasıdır.İthalatçının belgeleri devralabilmesi için ,ya ödemede bulunması ,yada poliçeyi kabul etmesi gerekir.Diğer yandan ,bu belgelerle malları gemiden teslim alınır.Belgelerin poliçenin alıcıya ödenmesi üzerine verilmesine “Ödeme Karşılığı Teslim “yöntemi ,kabul etmesi üzerine verilmesine de “Kabul Karşılığı Teslim “ adı verilmektedir.Şimdi poliçe ile ödemenin nasıl olduğunu açıklayalım.
Poliçe İle Mal Sevki (Vesaik Karşılığı Ödeme )
Poliçe satıcıya ,açık hesap yoluyla satıştan daha fazla güvence sağlar.Ama akreditif kadar da güvenli değildir.
Poliçeye dayalı dış ticaret işlemleri çoğunlukla bankalar tarafından yapılır.İhracatçı malını gönderdikten sonra çektiği poliçeyi sevk evrakı ile birlikte ,yabancı ülkedeki alıcıya ulaştırmak üzere ,kendi bankasına verir.Bankada bu belgeleri ihracatçının ülkesindeki muhabirine gönderir.İhracatçının ülkesindeki muhabir bankanın izleyeceği yol poliçenin türüne bağlıdır.:
Eğer poliçe görüldüğünde ödenecek tipte ise ,banka ithalatçıyı çağırır ve mal bedelini ödemesini ister.İthalatçının ödemeyi yapması üzerine de ,malı teslim almaya yarayan belgeleri kendisine devreder, tersine ,eğer sevk bir vadeli poliçe ile yapılmışsa bu kez banka ithalatçıdan poliçeyi “kabul “ etmesini talep eder ve kabul üzerine de belgeleri kendisine teslim eder. Türkiye ‘de her iki ödemeye de alışılan deyimle “vesaik karşılığı ödeme “ adı verilmektedir.
VI. AKREDİTİF (Letter of Credit ,L/C)
Dış ticarette kullanılan oldukça yaygın ve güvenilir bir yöntemdir.Akreditif ,ithalatçı tarafından yurt dışındaki ihracatçı adına bir bankaya açtırılan ,malın sözleşme koşularına uygun olarak gönderilmesi üzerine ihracatçıya ödeme yapılacağını taahhüt eden, miktarı ve süresi belirli bir kredi hesabıdır..Taraflar satış sözleşmesinde ödemenin akreditifle yapılacağını kararlaştırmış olabilirler.Bunun üzerine ithalatçı firma ,işleme aracılık eden bankasına başvurarak yurt dışındaki ihracatçı lehine ,belirli miktarda ve belirli vade için geçerli bir akreditif açılmasını ister. Bunun üzerine bankada ihracatçının ülkesinde bulunan muhabirine bir talimat göndererek ,ihracatçı lehine böyle bir akreditifin açılmasını sağlar.Bundan sonra sıra ihracatçının ,sözleşme koşullarına uygun olarak malı gemiye yüklemesine ve sevk evrakı adı verilen ve malı gemiden devralmaya yarayacak belgeleri muhabir bankaya sunmasına gelmiştir.Bu belgeleri kendi ülkesindeki muhabir bankaya teslim etmesinden sonra da banka tarafından kendisine ödeme yapılır. Yabancı ülkede bulunan ve aldığı talimat doğrultusunda akreditifi açan muhabir banka belgeler üzerinde gerekli incelemeleri yapar ve ihracatçının ,sözleşme koşullarının gerektirdiği tüm bilgileri eksiksiz olarak sunduğundan emin olmadıkça ödemeyi yapmaz.
Bu sistem diğer ödeme yöntemlerine göre daha pahalı olmasına rağmen ,en güvenilir olanıdır.Hem satıcıya hem de alıcıya çeşitli faydaları vardır. Mal bedelinin banka taahhüdünde olması ,transfer riskinin büyük ölçüde ortadan kalkması , satıcı ve alıcının kredi imkanı elde etmesi ,gerekli şartların yerine getirilmesinin bankaca sağlanması faydaları arasındadır.
1. Önce farklı ülkelerdeki ithalatçı ve ihracatçı arasında bir alım –satım sözleşmesi yapılır.Bu sözleşmede malın cinsi ,vasıfları ,miktarı ,fiyatı ,döviz cinsi ,malların sevki ,satış şekli ve ödeme şekli (ki ,burada akreditiftir)yer alır.
2. İthalatçı ,bankasından ihracatçı lehine bir akreditif açmasını ister.Akreditif metninde ,ihracatçıya ,ancak malları sevk ettiğinde tevsik eden belgeleri muhabir bankaya sunmasından sonra ödemenin yapılabileceği hükmü bulunur.
3. İthalatçının bankası akreditifi ihracatçının ülkesindeki muhabir bankaya iletir.Muhabir bankadan ,ihracatçıya akreditifin açıldığını ve ödeme için hangi belgelerin gerekli olduğunu bildirmesi istenir.
4. Muhabir banka ihracatçıya akreditifin metnini ileterek açıldığını bildirir.
5. İhracatçı akreditif şartlarına uygun olarak malları sevk eder ve gerekli belgeleri hazırlar.
6. İhracatçı belgeleri muhabir bankaya sunar.Banka belgelerin gerekli şartlara uyup uymadığını kontrol eder.Belgeler uygun bulunursa ,ödeme yapılır veya –gerekiyorsa-ihracatçının tanzim edeceği poliçeyi kabul eder.
7. Muhabir banka belgeleri ve –varsa –ciro edilmiş poliçeyi ithalatçının bankasına iletir ve ödemeyi tahsil eder.
8. Şimdi ithalatçının bankası belgeleri elinde bulundurduğu için ,malların mülkiyetine de sahiptir.İthalatçının –komisyon dahil- akreditif bedelinin tamamını bankasına ödemesinden sonra banka malların mülkiyetini ithalatçıya devreder.
Böylece ,bir akreditif sürecinin nasıl işlediğini genel hatlarıyla görmüş olduk.Akreditif işlemleri yürürlükteyken geçerli olan kurallar Milletlerarası Ticaret Odası(ICC) tarafından standart hale getirilmiştir.Yaklaşık 160 civarındaki ülke bankaları bu kuralları kabul etmiştir.
Akreditif Belgeleri :
1 .Fatura (Invoice) :Alıcı adına düzenlenmiş mala ait miktar ,cins,özellik,fiyat ve şartları gösteren belgedir.Teklif belirten faturaya “proforma “ ,kesin olanına ise “orijinal fatura” denir.Ayrıca ,taşıma esnasında değişikliğe uğrayacak nitelikteki mallar için teslim anındaki kesin durumuna göre tanzim edilecek faturaya kadar geçen zamanda kesilen faturaya ise “ geçici “ veya “muvakkat “fatura denir. Birde ,özel ticaret anlaşmalarının sağladığı bazı muafiyetlerden istifade amacıyla ,malın gönderildiği ülkenin konsolosluğu tarafından malın kaynağını belgelendirmek için düzenlenen “konsolosluk faturası “vardır.
2.Konşimento (Bill of Lading) : Konşimento esasen emtiayı temsil eden kıymetli evraktır.Malların sevkini yapan nakliyat firması tarafından düzenlenir. Sevki tesvik eden en önemli belgedir.Çoğu durumlarda ciro edilebilir.Konşimentolar ,gönderilen adına,gönderilen emrine veya sadece yükletenin emrine göre düzenlenebilir.Aracı banka adına düzenlenip ,sonradan gönderilene ciro edile bilinir.
Çeşitli konşimento tipleri vardır: Yükleme konşimentosu ,tesellüm konşimentosu ,üst üste taşıma konşimentosu gibi.Ayrıca, konşimentolarda yazılı malların kısım kısım çekilebilmelerini sağlamak üzere hazırlanan teslim emirleri vardır ki ,bunlara da “ordino “adı verilir.
3.Karayolları taşıma senedi :Uygulamada “nakliyeci makbuzu “ veya “irsaliye mektubu “ da denen bu belge sevkıyatın yapıldığını ispata yarar; mülkiyeti temsil etmez ve ciro edilemez.
4.Hamule senedi (Railway bill): Demiryolu taşımacılığında kullanılan ,ciro edilemeyen ,gönderme belgesidir.
5.Posta makbuzu : Malların postayla gönderilmesi halinde alınan gönderme belgesi niteliğinde bir makbuzdur.Mülkiyeti ansıtmadığı gibi ciro da edilemez.
6.Hava konşimentosu :Malların uçakla gönderildiği durumlarda nakliyeci firmadan alınan ,malların-gönderilmek üzere –teslim alındığını gösteren bir belgedir.
7.Menşe şehadetnamesi (Certificate of origin ):Yollanan malların üretim yerini gösteren bir belgedir.
8.Sigorta poliçesi (Insurance policy): Malların sevki esnasında kaybolması veya tahribi risklerini teminat altına alan ,sigortacı tarafından düzenlenen belgedir.
Bu belgelere ilaveten ,ayrıca ,canlı hayvan ticaretinde kullanılan “sağlık raporu “ ,ithal edilen malların gayri safi ağırlıklarını ayrıntılı gösteren “tartı pusulası “ ve AET içerisinde gerekli çeşitli dolaşım belgeleri de söz konusudur.
Akreditif Türleri
1.Belgeli ve Belgesiz Akreditif (documentary and nondocumentary or clean L/C)
Uluslararası ticari işlemlerle ilgili olarak açılan akreditiflerin çoğu belgelidir.Belgeli L/C durumunda ,satıcının kendi ülkesindeki aracı bankaya bir dizi belge sunması gerekir.Bu belgelere alışılmış deyimiyle sevk evrakı denir ve bunlar kredi mektubunun üzerinde bir liste halinde gösterilir.Söz konusu belgelerin bir kısmı zorunlu bir kısmı ise ithalatçımım isteğine ve tarafların anlaşmasına bağlıdır.Konşimento ,ticari fatura ve poliçe zorunlu belgelerdir.İsteğe balı olanlar arasında örneğin sigorta poliçesi ,konsolosluk faturası ,menşe şehadetnamesi ,çeki listesi ,analiz belgesi ,paketleme listesi vb. yer alır.
Belgesiz veya “temiz “ akreditiflerde ise eklenen herhangi bir belge yoktur.Bunlar genellikle ticari nitelikte olmayan işlemlerde kullanılırlar.
2.Dönülemez ve Dönülebilir Akreditifler (Revocable and Irrevocable L/C)
Dönülebilir akreditiflerde amir banka ihracatçının nam ve hesabına açtığı krediyi her an kendi isteğiyle iptal edebilir.Dolayısıyla ,burada mal bedelinin ödeneceğine dair yapılan fakat alıcı için kesin olmayan bir vaat söz konusudur.Ancak iptal mektubunun satıcının eline geçmesinden önce satıcı akreditif şartlarına uygun olarak yüklemeyi yapar ve vesaiki bankaya ibraz ederse ,o takdirde banka akreditif bedelini ödemek zorundadır.
Bu tip akreditifler güvenli olmadığı için uygulamada pek kullanılmaz.Dönülemez akreditif ise ,amir banka ve akreditif amirinin onayı olmadan süresinden önce geriye alınması ,bozulması ve iptali mümkün olmayan akreditiflerdir.Gerekli şartlar yerine getirildiği takdirde ,akreditif bedelinin amir bankaca ödeneceği taahhüt edilmiştir.Dolayısıyla birincisine nazaran daha güvenlidir.
Dönülemez akreditifte amir bankanın ödemesi güvence altında olmakla beraber ,ihracatçının ülkesindeki muhabir bankanın ödemeyi yapması garanti değildir.Bu nedenle ,akreditifler “teyitli “hale getirilerek daha güvenli bir yol bulunmuştur.
3.Teyitli ve Teyitsiz Akreditifler (Confirmed or Uncorfirmed L/C)
Teyitli akreditifte muhabir bankada akreditifi “teyit “ ederek bedellerin ödeneceği hususunda ilave teminat vermektedir.O halde herhangi bir ödememe durumunda ,muhabir banka amir bankanın yükümlülüğünü üstlenmiş olur.
Uygulamada sadece dönülemez akreditifler teyitli olarak açılırlar .Çünkü ,dönülür akreditifler teyit edilirse ,o zaman amir banka büyük risk yüklenmiş olur.
Bu akreditifler ilgili üç tarafın(amir banka ,teyit bankası ve lehdar )muvafakatı olmadan iptal edilemez.Teyitsiz akreditifte muhabir bankanın rolü sadece akreditifin açıldığını bildirmekten ibarettir.Teyitli akreditiflerde teyit bankası üstleneceği riske karşılık bir komisyon aldığı için ,tabiatıyla akreditif masrafları yükselmektedir.O nedenle ithalatçılar genellikle teyitsiz akreditifleri tercih ederler.
4.Bir defalık veya Dönen akreditif (Revolving L/C)
Bu tip akreditif genellikle belirli bir müşteriden sürekli veya yüksek tutarlı alımlarda kullanılır.Böylece hem işlemlerin tekrarlanması külfetinden kurtulma ,hem de yüksek miktarda siparişin fiyat avantajından yararlanma imkanı söz konusudur.
Revolving akreditifler şartları çerçevesinde ,akreditif tutarının tamamı veya bir kısmı kullanıldıkça ,bir değişikliğe gerek olmadan aynı tutar için –vade içerisinde –kendiliğinden yenilenirler.Diyelim ki ,bir Türk ithalatçı ,bir Amerikan firmasından bir yıl içerisinde tamamını almamak üzere 100 bin dolarlık bir revolving akreditif ,bir yıl içerisinde kısmen veya tamamen 100 bin doları dolduruncaya kadar kullandıkça otomatik olarak yenilenecektir.
Revolving akreditiflerde dönerlik şartı genellikle iki şekilde olmaktadır: Miktara göre ve süreye göre .
a)Miktara göre devreden akreditiflerde ,akreditif tutarı ,kaç kere dönebileceği ve böylece ödemeler toplamının sınırı belirlenmektedir.
b)Süreye göre devreden akreditiflerde ise ,her sevkıyatın yapılacağı dönem de belirlenir.Bu tip akreditifler “biriken “ veya “birikmeyen “ olmak üzere iki şekilde açılabilir.Biriken revolving akreditifte ,ilk dönemde kısmen veya tamamen kullanılmamış
miktar ,müteakip dönemdeki tutara eklenerek kullanılabilir.Birikmeyen akreditifte ise kullanılmayan kısımdan onu izleyen dönemde faydalanılamaz.
5.Red-Clause ve Green –Clause Akreditifler:
“Red –Clause akreditif “’te ithalatçının açtığı akreditifin tamamı veya bir kısmı daha mal gönderilmeden ve belgeler bankaya ibraz edilmeden ihracatçıya kullandırılır.Yani peşin veya avans şeklinde olabilir.BU akreditiflere red clause denmesinin nedeni ,bunlara konulan avans şartının önceleri kırmızı şartla yazılmış olmasıdır.
Ülkemizde bazı tarımsal ürünlerin bedellerinin ödenmesinde kullanılmaktadır.Türkiye ‘deki bir ithalatçının red-clause akreditifli bir ithalat yapabilmesi için ise , kambiyo mevzuatımız gereği ,dışarıdaki muteber bir bankanın garantisi gereklidir.
“Green-Clause akreditifler de red clause ‘a çok benzemektedir.Bir farkla ki ,burada mallar önce bir üçüncü şahsa banka adına teslim edilmekte ve ambar teslim makbuzu bankaya verilmek suretiyle karşılığında avans alınabilmektedir.Böylece banka ithalatçının riskini bir ölçüde azaltmaktadır.Fakat yinede risk tamamen ortadan kalkmaz ve nihai sorumluluk alıcı üzerinde kalır.
Görüldüğü gibi ,red –clause ve green-clause akreditifler temelde ihracatı finanse etmek işlevi görmektedirler.Böylece ihracatçı ülkedeki kredi faizlerinin ithalatçı ülkedekinden yüksek olduğu zamanlarda ,ihracatçılar için düşük maliyetli finansman imkanı sağlanmaktadır.
6.Karşılıklı Akreditif(Back-to-back L/C) :
“Karşılıklı “ akreditifler ,transit ticarette ,aracı vasıtasıyla yapılan satışlarda kullanılırlar.Transit ticarette aracı firma ,hem ithalatçı hem de ihracatçı durumundadır.Aracı firma satış yapacağı ülkede lehine açılmış bulunan akreditifi teminat göstererek ,kendisinin ithalat yapacağı ülke lehine bir akreditif açabilir.İşte bu ikincisine ,karşılık gösterilmek suretiyle açıldığı için ,karşılıklı akreditif adı verilir.
Burada ,ihracat akreditifi ile karşılıklı akreditife konu olan belgelerin çok az farklılıklarla aynı olması gerekir.Bunu ,aracı firmanın bankası ,hem amir hem de muhabir banka olması sebebiyle sağlama imkanına sahiptir.Söz konusu banka genellikle aynı zamanda teyit bankası da olacağından ,büyük sorumluluk üstlenmektedir.O nedenle ,karşılıklı akreditif,riski yüksek olduğu için komisyonu da yüksek olmasına rağmen ,bankalarca sınırlı kalan bir uygulamadır.Ülkemizde dış ticaret mevzuatı bu uygulamaya imkan tanımaktadır.
7. Devredilebilen ve Devredilemeyen Akreditif (Transferable L/C):
Devredilebilir akreditif ,Lehdarı tarafından üçüncü bir şahsa devredilebilen akreditiftir.Aslında ,karşılıklı akreditifle aynı amaca hizmet eder.Ama sadece bir defa devri mümkündür.Devir işleminin ,ilk akreditif talimatındaki esas ve şartları taşıması gerekir.Yalnız ,ikinci akreditifte akreditif tutarının ve malların birim fiyatının azaltılması ,akreditif vadesi belgeleri ibraz süresi ve en son sevk tarihinin kısaltılması ve sigorta yüzdesinin ise arttırılması mümkündür.Bu akreditifler,taşıdıkları devir şartlarına göre tamamen veya kısmen devredildikleri gibi ,kısımlar halinde birden fazla kişilere devredilmesi de mümkündür.
Dünyada yaygın bir kullanımı olan devredilebilir akreditifler son yıllarda ülkemizde de çokça kullanılmaya başlamıştır.Bunda ,büyük ihracat şirketlerinin ilave teşviklerinden yararlanılması için ,küçük firmaların bu şirketler üzerinden gerçekleştirme durumunda kalmalarının önemli rolü vardır.
Burada devredilebilir akreditifle karıştırılabilen fakat ondan tamamen farklı bir uygulama olan “akreditif alacağının devri “ konusuna da değinmek gerekiyor.Bu uygulamada ,aracı firmalar ,lehlerine açılan akreditif karşılığında ihraç edecekleri malların teslimini sağlamak üzere ,bu akreditifle ilgili alacaklarının teslim aldıkları mal bedellerine karşı gelen miktarını satıcıya devretmek suretiyle malları temin edebilirler.
Devredilebilir akreditifte ,akreditifle ilgili bütün haklar ,fakat “akreditif alacağının devri “nde ise sadece alacak devri söz konusudur.Bu uygulama da ülkemizde ki mevzuat çerçevesinde mümkündür.
Normal olarak eğer kredi mektubu (L/C) üzerinde belirtilmiş değilse akreditif devredilemez.
8.Garanti Akreditifleri (Stand-by Credits)
Garanti akreditifleri şekil yönünden diğerlerine benzemekle birlikte ,mahiyeti itibariyle akreditiften ziyade bir teminat niteliğindedir.Stand-by akreditifler ile belirli bir taahhüdün yerine getirilmesi garanti altına alınmış olur.Taahhüdün yerine getirilmemesi halinde ,bu durum bankaya tevsik edildiğinde ,akreditif bedeli tahsil edilir.Mesela bir Türk inşaat firmasının Ürdün ‘de bir yol ihalesi aldığını farz edelim.Bu durumda Türk firması akreditif amiri olarak Ürdün devleti lehine bir stand-by akreditifi açar.Eğer sözleşme şartları içerisinde firma işlerini tamamlayamazsa ,lehdar bunu belgelendirdiği zaman ,akreditif tutarını bankadan alacaktır.
Stand-by akreditifler ,ayrıca uluslararası kredi işlerinde kredilerin teminatı ,açık hesap gibi belirli bir garantiden yoksun ihracat satışlarının garantisi ve bazı tip teminat mektuplarının kontrol garantisi olarak da kullanılabilmektedir.
9.Yetki Mektupları
Ödeme yetkisi ve iştira yetkisi olmak üzere iki şekilde uygulanan yetki mektuplarının akreditif kapsamı içerisinde sayılmasının sebebi ,bunların da aynı fonksiyonu görmesidir.
“Ödeme yetkisi “ nin en önemli özelliği dönülebilir bir akreditif olmasıdır.Burada ithalatçının bankasının ihracatçının ülkesindeki muhabirine ,ihracatçının mal bedeli karşılığı keşide ettiği poliçeleri ödemesi hususunda yetki vermesi söz konusudur.Ödeme yetkisi her ne kadar bir transfer riskinin olmadığını gösteriyor ve ihracatçılar açısından bir finansman aracı niteliğini taşıyorsa da dönülebilir niteliği dolayısıyla pek yaygın kullanılmamaktadır.
“İştira Yetkisi” ise ,poliçelerin alınıp iskonto edilmesi için amir bankaca muhabir bankaya verilen bir yetkidir.Bunun ödeme yetkisinden farkları ,poliçelerin alıcı üzerine çekilmesi ve dönülebilir-dönülemez ,teyitli-teyitsiz olarak tanzim edilebilmesidir.
9.Ödenmesi Ertelemeli Akreditif :
Ödenmesi ertelemeli akreditif vadeli poliçe uygulamasına benzemekle birlikte ,ondan farklıdır.Burada ihracatçı bankaya kabul edilmek üzere bir poliçe keşide etmek yerine ,belirli bir süre sonra ,görüldüğü anda ödenecek bir poliçe keşide eder.Böyle bir uygulama için ,akreditif bankasının söz gelimi vesaikin ibrazından 90 gün sonra akreditif tutarını ödeyeceği şeklindeki bir soyut borç vaadi gereklidir.
Ödenmesi ertelemeli akreditifte vade genellikle taşıma süresi kadardır.İthalatçı bu yolla masrafları azaltmayı amaçlar.Fakat bu yöntem hem uygulamada çeşitli problemler doğurabilecek mahiyettedir hem de banka kabullü vadeli bir poliçe de aynı işi görebilir.
Uygulamada ortaya çıkabilecek problemler ithalatçının borçlu olduğunu gösteren bir vesaikin bulunmamasından kaynaklanır.O nedenle ,ödenmesi ertelemeli akreditiflerin açılması hususunda bankalar isteksiz davranmaktadır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Vergİ UyuŞmazliklari
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
STAGFLASYON VE MALİYE POLİTİKASI
Stagflasyon kavramı bir ekonominin aynı anda hem işsizlik hem de enflasyon içinde bulunması durumunu ifade eder.
Yüksek bir enflasyon oranının, kullanılmayan üretim kapasitelerinin, işsizliğin ve yetersiz bir büyüme hızının birlikte yaşandığı bir ekonomik olayı ifade etmek için kullanılan stagflasyon ciddi bir ikilemi ortaya koymaktadır. Daha öncede belirtildiği gibi, daraltıcı para ve maliye politikaları bir ekonomide talep enflasyonu için çözüm olurken, yüksek işsizlik oranlarının azaltılması için genişletici politikalar izlenmesi gerekmektedir.
Stagflasyon durumunda başlıca makro düzeyde sorun istihdam konusunda ortaya çıkmaktadır. Özellikle enflasyon oranlarının yüksek olduğu dönemlerde ortaya çıkan işsizliğe rağmen ücret baskıları tercih edilmektedir. Yine artan işsizlik, çalışanların hayat standardını korumaya yöneliktir.
Stagflasyon sürecinin 4 özelliği bulunmaktadır.
1-Devletin maliye ve para politikası aracılığıyla enflasyonu kontrol altına almak istemesi nedeniyle ekonomik faaliyetler belli ölçüde daralır.
2-Enflasyon oranının yüksek olduğu dönemlerde artan işsizliğe rağmen ücret baskıları ve artan işsizlik çalışanların hayat standartlarını muhafaza etmeye yeğlenir. Bu durum ise sendikaların pazarlık güçlerini artırır.
3-Bu dönemde kârlar azalır. Bu durum ise özellikler rekabetçi serbest piyasa ekonomisinin uzun dönemde temelini sarsan ciddi bir olgu haline gelmektedir.
4-Daha yüksek ücretler için konan baskılar toplumda artan işsizlikle birlikte firmaları işçi grevleri nedeniyle zarar ve kârların azalması tercihiyle karşı karşıya bırakmaktadır.
STAGFLASYONLA MÜCADELE POLİTİKASINDA MALİYE POLİTİKASI TEDBİRLERİ
Stagflasyon olgusu bir ekonomide karar birimlerini enflasyonla mücadele ederken işsizliği kötüleştirmeme ya da işsizlikle mücadele ederken enflasyonu kötüleştirmeme arasında ciddi önlemler almalarını gerektiren bir ikilemle karşı karşıya getirmektedir. Bir yandan işsizliği gidermek için genişletici maliye politikası tedbirleri uygulanması diğer yandan fiyat artışların engellemek için daraltıcı bir politikanın uygulanması gerekir ki karar vericiler (siyasal iktidarlar) için bu gerçekten zor bir seçenektir ve bir tercih sorunudur. Hangi politika seçilirse seçilsin bir amacın gerçekleştirilmesi sırasında diğer amaçtan uzaklaşılacaktır. Bu nedenle devlet politikasınca izlenilecek yol bu iki amacın optimal bir bileşimini gerçekleştirmeye çalışmaktır.
1970’li yılların başından beri stagflasyon olgusuna çözüm arayan gerek keynesyen iktisatçılar gerekse monetaristler ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamız gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle yeni bir takım ekonomik gelişmeler gündeme gelmiş ve Keynes devriminden bu yana ilk kez mikro temelli ekonomi politikalarının birçok iktisatçının dikkatini çekmeye başladığı görülmüştür. Bundan böyle hem keynesyenler hem de monetaristler stagflasyon olayının çözümü için ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamamız gerektiğini ortaya koymuşlardır.
İşte günümüz ekonomik olaylarının çözümü için hem makro hem de mikro ekonomi araçlarını kullanma zorunluluğu böyle bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Stagflasyonla mücadelede geleneksel maliye politikası araçlarının kullanılması, olayın ortaya çıkış kaynak ve türlerinin ve de bunların ekonomideki etkinlik derecelerinin belirlenmesi kaçınılmazdır. Bu belirleme yapıldıktan sonra mevcut araçlarla istikrarsızlığın kaynağına inilebilecektir. Bu araçlar bilindiği gibi vergi, harcama, borçlanma ve bütçe politikası araçlarıdır. Ayrıca stagflasyon olayı işsizlik sorununu da kapsamında bulundurduğu için stagflasyonla mücadele programları içinde ücret ve fiyat kontrolleri, sektörel ve bölgesel farklılıkların giderilmesi benzeri önlemler alınabilir
.
Stagflasyonla mücadele etmek için önerilen seçenek politikalarından bazıları
1-GELİRLER POLİTİKASI
Bir ekonomideki fiyat ve ücret artışlarına karşı uygulanması düşünülebilecek politikalardan biri ücret ve fiyatların oluşum sürecine doğrudan doğruya müdahale etmektir. Gelirler politikası geniş kapsamlı bir kavramdır ve kamu harcamalarıyla vergileri değiştirmeksizin, toplam talebi azaltmaksızın ekonomideki enflasyonist baskıları önlemek amacıyla alınan birçok önlemi tanımlamak için kullanılmaktadır. Gerçekten gelirler politikası, artan fiyat ve ücretleri azaltmak için firma ve sendikaları ikna etmeye çalışmaktan, kabul edilebilir çeşitli fiyat ve ücret artışları için çeşitli göstergeler geliştirmeye ve sonuçta fiyat ve ücretlerin genel olarak dondurulmasına kadar çeşitli önlemleri kapsamaktadır.
Gelirler politikası içinde, yasal olarak fiyat tavanları belirlemek ve bunlara uymayanları cezalandırmak şeklinde uygulanan fiyat ve ücretlerin dondurulması önlemi diğerlerine kıyasla en kısıtlayıcı olanıdır ve enflasyonu kesin olarak aşağıya çekebilmektedir. O zaman niçin bu yolla enflasyondan kurtulunamamaktadır? Bunun nedeni, eğer ekonomide kaynakların optimum dağılımı isteniyorsa, ücret ve fiyatların değişmesi gerektiği düşüncesidir. Bir enflasyonla mücadele politikasının amacı, ortalama fiyat artış oranını, fiyatların kaynak dağılımındaki rolüne müdahale etmeden azaltmaya çalışmak olmalıdır. Kısa bir dönem için fiyat ve ücretlerin dondurulması nedeniyle bozulan kaynak dağılımın çok küçük olabilir ve fazla maliyetli de değildir. Ancak ücret ve fiyatların uzun süre sabit tutulması durumunda emek ve mal piyasalarında anormallikler (bozukluklar) ortaya çıkacaktır.
2-VERGİ TEMELLİ GELİR POLİTİKASI
Vergi temelli gelir politikaları, daha düşük parasal ücret artışlarını öneren ve kabullenen firmalarla işçileri mükafatlandıran; aşırı ücret artışlarını öneren ve kabullenen firmalarla işçileri cezalandıran bir vergi sisteminin kullanımıdır.
Bu sistemde ücretleri belli bir sınırda tutan firmalara ve işçileri vergi azaltılması yoluyla mükafatlandırılmakta aksine aşırı ücret artışları öneren ve alan firmalarla işçiler yüksek vergiler yoluyla cezalandırılmaktadır. Böylece vergi temelli gelir politikaları, düşük parasal ücret ve fiyat artışlarını daha cazip, aşırı parasal ücret ve fiyat artışların daha az cazip kılarak nispi fiyatları değiştirmeyi planlamaktadır.
(Vergi temelli gelir politikası ile parasal ücret artışlarını sınırlandırmak ve böylece dolaylı olarak fiyat artışlarını önlemek için vergi sistemini kullanmak fikri hakim )
3-İNDEKSLEME
Gelir vergisinin, özel ücret sözleşmelerinin, işsizlik tazminatlarının ve sosyal güvenlik yardımlarının cari enflasyon oranına göre indekslenmesinin, enflasyon oranında beklenmeyen bir azalmanın maliyeti olarak gösterilen işsizlik oranını düşüreceği ileri sürülmektedir. Çünkü enflasyon oranında beklenilmeyen bir azalmanın ekonomide işsizliği artırmasının bir nedeni, ücret sözleşmelerinin parasal olarak sabit olmasıdır. Üç yıllık bir ücret sözleşmesi beklenen bir enflasyon oranını kapsamaktadır. Bu durumda, eğer, cari enflasyon oranı beklenen enflasyon oranının altında ise, ücret maliyetleri mal ve hizmet fiyatlarından daha hızlı artacak ve daha az emek gücü istihdam edecektir. Ancak, parasal ücretler enflasyon oranına indekslenirse, parasal ücretlerdeki artış oranı enflasyon oranındaki azalmaya otomatik olarak karşılık verecektir.
4-ÜRETIM TEŞVIKLERI POLITIKASI VE TOPLAM ARZ
Bazı ekonomistler özellikle arz yönlü ekonomistler, üretken faaliyetler üzerinden alınan yüksek oranlı vergilerin toplam arzı ciddi bir biçimde etkilediğine inanmaktadırlar. Onlara göre, uygulanacak bir vergi azaltılması programı ekonomide çalışmayı, tasarrufu, yatırımı, üretkenliği ve toplam arzı teşvik edecek ve böylece stagflasyon olayının çözümüne yardımcı olabilecektir.
Kamu harcamalarının toplam arz üzerindeki etkisi ise, teşvikler üzerinde ters yönlü bir etkiye sahip olduğu için daha farklı olacaktır. çünkü, artan kamu harcamaları borçlanma ile finanse edildiği takdirde, ödünç verilebilir fonlar piyasasından fon çekildiği için, faiz oranları yükselmekte ve özel yatırım harcamaları azalabilmektedir. Bu durumda zamanla, ekonominin sermaye birikim oranının azalacağı ve bu nedenle ekonomik büyümenin gecikebileceği açıktır. Borçlanmaya seçenek olarak, kamu harcamalarının üreticilerin gelirleri üzerinden alınan vergilerle finanse edildiği durumda ise, teşvikler ortadan kalkacak, (yatırıma oranla cari tüketim fiyatı, çalışmaya oranla boş zaman fiyatı gibi) nispi fiyatlar değişecektir. Ekonomistler nispi fiyatların önemli olduğunu vurgulamaktadırlar. Çünkü vergilenmeyen faaliyetlere oranla (örneğin aylaklık, boş zaman gibi) vergilenebilir üretken faaliyetlerin fırsat maliyeti artarsa, karar vericiler daha çok birinciyi tercih edeceklerdir. Burada önemli olan soru, bu ikâme etkisinin ne kadar önemli olduğudur.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
BEYANNAME TÜRLERİ
Gelir vergisi beyanları; yıllık, muhtasar ve münferit beyanname ile yapılır.
• Yıllık beyanname, çeşitli kaynaklardan bir takvim yılı içinde elde edilen kazanç ve iratların bir araya getirilip toplanmasına ve bu suretle hesaplanan gelirin vergi dairesine bildirilmesine aittir.
• Muhtasar beyanname, işverenler veya vergi kesintisi yapan diğer kimseler tarafından kesilen vergilerin, matrahları ile birlikte, toplu olarak vergi dairesine bildirilmesine aittir.
• Münferit beyanname, dar mükellefiyete tabi olanların yıllık beyanname ile bildirmeye mecbur olmadıkları kazanç ve iratlardan, vergisi kesinti yoluyla alınmamış olanların bildirilmesine aittir.
GELERİN TOPLANMASI
Bilindiği gibi gelir vergisi sübjektif bir vergidir. Gelir ergisinin sübjektif bir vergi olması ve gerçek kişileri vergi ödeme güçlerine göre vergilendirmeyi amaçlaması nedeniyle toplama kuralı, bu verginin en önemli kurallarından bir olmaktadır. Nitekim G.V.K ‘da aynı esası benimsemiş bulunmaktadır.
G.V.K. ‘nun seksen beşinci maddesine göre mükellefler, ticari zirai ve serbest meslek kazançlarından, ücretlerden, gayrimenkul ve menkul sermaye iratlarından ve kaynağı ne olursa olsun diğer her türlü kazanç ve iratlardan, bir takvim yılı içinde elde ettikleri gelirleri (basit usulde tespit edilen kazanç ve ücretler dahil), bu kanunda aksine bir hüküm olmadıkça toplamaya mecbur tutulmuştur.
TOPLAMA YAPILMAYAN HALLER
Aşağıdaki hallerde gelir toplanmaz ve yıllık beyanname verilmez.
GELİRLERDEN YAPILACAK MAHSUP VE İNDİRİMLER
Yukarıdaki esaslara göre bulunacak gelirden bazı mahsup ve indirimler yapılır. Bunlar şöylece özetlenebilir.
ZARARLARIN KARLARA MAHSUBU
Zararların karlara mahsubunu iki kısımda belirtmek gerekir.
• Aynı yıl meydana gelen zararların karlara mahsubu
• Geçmiş yıl zararlarının mahsubu
SİGORTA PRİMİ
G.V.K’ nun seksen dokuzuncu maddesinin birinci bendine göre, mükellefin şahsına, eşine ve çocuklarına ait hayat, sakatlık, hastalık analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta primleri de gelirden indirilebilir.
Kanun, bu primlerin indirilmesini bazı şartlara bağlamış bulunmaktadır.
Bu şartlar şöylece özetlenebilir.
• Primi ödeyen kişi tam mükellef olmalıdır.
• Prim tutarının beyan edilen gelirin %5’ine ve her bir kişi için yıllık asgari ücret tutarını aşmaması gerekir. Prim tutarı bu miktarı aştığı takdirde aşan kısım için indirim yapılamaz.
• Sigortanın Türkiyede’de kurulu ve merkezi Türkiye’de bulunan bir sigorta şirketi nezrinde akdedilmiş olmalıdır.
• Primler gelirin elde edildiği yılda ödenmiş olmalıdır.
• Beyannamede yer almış ücretler bulunduğu takdirde bunların net tutarlarının hesaplanması sırasında, bu primler ayrıca gelirden indirilmiş olmamalıdır.
Pek tabiki, eşlerin ve çocukların kendi gelirleri dolayısıyla ayrıca beyanname vermeleri halinde, bunlara ait sigorta primleri gelirinden indirilmez. Böyle durumlarda ödenen primler, eşin ve çocuğun kendi beyannamelerinden indirilir.
1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu, (kısaca ifadeyle Bağ-Kur) Kanunu’nun49/3nolu maddesine göre, ödenen giriş keseneği ve sigorta primleri de, gider olarak yazılabilir.
Bağış Ve Yardımlar
Mükellefler tarafından yapılan bağış ve yardımlar da, bazı şartlarla gelirden indirilebilir. Kanunun bu konuyla ilgili düzenlemelerini göz önünde alarak söz konusu şartları şöylece özetleyebiliriz:
• Bağış ve yardımların, genel bütçeye dahil dairelere, katma bütçeli dairelere, il özel idareleri ile belediyelere, köylere, kamuya yararlı derneklere ve Medeni Kanuna göre kurulan vakıflara ve bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunan kurum ve kuruluşlara, müzelere, sinema, tiyatro, opera, bale, klasik müzik, klasik Türk müziği ve plastik sanatlar alanındaki üretim ve etkinlikler ile bu alanlarda kurulacak özel araştırma, eğitim ve uygulama merkezlerine, Kültür Bakanlığınca desteklenen veya desteklenmesi uygun görülen uluslar arası sanatsal organizasyonlara yapılması gerekir.
• Bir takvim yılı içinde yapılan bağış ve yardımların toplamı, o yıla ait beyan edilecek gelirin %5’ ini aşmamalıdır.
• Bağış ve yardım makbuz karşılığı yapılmış olmalıdır. Bağış ve yardımlar konusunda, 222 sayılı ilköğretim ve Eğitim Kanunu; 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu; 278 sayılı TÜBİTAK Kanunu; 6972 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun ile 2547 Sayılı Yükseköğretim kanunu, özel hükümler getirmiş bulunmaktadır. Bu tür kuruluşlara yapılacak bağış ve yardımların indirilmesinde, sözü edilen kanunların ilgili hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
Özel İndirim
Ücretlerle ilgili ünitede bahsedildiği gibi özel indirim, sadece ücretlilere uygulanan bir indirim türüdür.
Bu konu bilindiği üzere G.V.K. nın otuz birinci maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Son duruma göre gerçek ücretlilerin vergilendirilmesinde özel indirim tutarları, günde 315.000, ayda 9.450.000 ve yılda 113.400.000 liradır.
Özel indirim kimlere uygulanır ve tutarı nedir?
Bakanlar kurulu, özel indirim tutarını asgari ücret tutarına kadar arttırmaya yetkilidir. Ayrıca Bakanlar Kurulu bu yetkiye dayanarak, kalkınma planı ve yıllık programlarda özel önem taşıdığı belirtilen sektörler ile kalkınmada öncelikli bölgelerde fiilen çalışanlar için farklı özel indirim tutarları tespit edilebilir.
Sakatlık İndirimi
Yine ücretlerle ilgili ünidete sözü edildiği gibi sakatlık indirimi, sadece sakatların yararlanabildiği bir indirim türüdür. Hatırlanacağı üzere sakatlık indirimi ile ilgili düzenlemeye göre, çalışma gücünün en az %80 ini kaybetmiş bulunan hizmet erbabı birinci %60 ını kaybeden ikinci, %40 ını kaybeden ise üçüncü derece sakat sayılır. Bunlardan birinci derece sakatlar özel indirimin sekiz katı, ikinci derece sakatlar dört katı ve üçüncü derece sakatlar ise iki katı tutarında sakatlık indiriminden yararlanırlar.
Sakatlık indiriminden önceleri yalnız ücretliler yararlanırken 1999 yılından itibaren mesleki faaliyet icra eden veya basit usulde vergilendirilen tüccar ve ücretli durumuna görmeksizin yapılan imalat, tamirat ve küçük sanat işleriyle uğraşanların gelir vergisi matrahından sakatlık indirimi yapılır. Bu indirim ailesinde bakmakla yükümlü olduğu özürlü kişi bulunan serbest meslek erbabı ve ücretlilere de uygulanır.
VERGİNİN HESAP EDİLMESİ
Yukarıdaki esaslara göre bulunan gelir, G.V.K nın yüz üçüncü maddesinde yer alan on dördüncü ünitede bahsedilecek artan oranlı tarife uygulanarak, gelir vergisi hesap edilir.
Böylece hesap edilen gelir vergisinden, kesinti yoluyla ödenen vergiler, geçici vergi, basit ücret vergisi, yabancı ülkelerde ödenen vergiler ve vergi alacağı mahsup edilerek ödenecek vergi bulunmuş olur.
YILLIK BEYANNAMENİN VERİLMESİ
Yıllık beyannamenin verilmesi konusu iki alt başlık altında anlatılmaya çalışılacaktır.
Yıllık Beyannamenin Verilme Zamanı
Mükellefler elde ettikleri gelirlerine göre değişik aylarda beyanname verirler. Buna göre gelirleri yalnız gayrimenkul sermaye iradından ibaret olan mükellefler izleyen yılın Ocak ayında; geliri yalnız basit usulde tespit edilen ticari kazançlardan oluşan mükellefler şubat ayında; bunların dışındaki durumlarda ise izleyen yılın Mart ayında yıllık beyanname verilir.
Örneğin; 1999 yılında yalnız gayrı menkul sermaye iradı elde eden bir mükellef yıllık gelir vergisi beyannamesini 2000 yılının Ocak ayında verebilecektir.
Kanun bu genel kurala, özel haklar için bazı istisnai hükümler de getirmiş bulunmaktadır. Bunlardan biri, vergilendirme dönemi içinde yurdu terk edenlerle ilgilidir. Düzenlemeye göre takvim yılında yurdu tek edenlerin beyannameleri, yurdu teke takaddüm eden (terkten önceki) 15 gün içinde bildirilir. Diğer bir özel durum ise ölümle ilgilidir. Buna göre ölüm halinde, ölüm tarihinden itibaren 4 ay içinde yıllık beyannamenin verilmesi gerekmektedir.
Yıllık Beyannamenin Verileceği Vergi Dairesi
Tam mükellefler yıllık beyannamelerini, ikametgahlarının bulunduğu vergi dairelerine veririler. Esas ilke bu olmakla beraber, işyeri ve ikametgahı ayrı ayrı vergi daireleri içinde bulunanlar, işyerinin bulunduğu yer vergi dairelerine beyanname vermek isteyebilirler. Ancak bu durumda yapılan isteği, Maliye Bakanlığının uygun görmesi gereklidir.
Gezici olarak çalışanların ticaret ve serbest meslek kazançları ile diğer ücretlerinin vergileri, kazanç ve irat sahiplerinin ikametgahlarının bulunduğu yer vergi dairesince tarh edilmemişse faaliyetlerini yürüttükleri yerin vergi dairesince tarh olunur.
Dar mükellefiyette ise vergi beyannamesi, Türkiye’de vergi muhatabı mevcutsa onun Türkiye’de oturduğu yerin; Türkiye’de vergi muhatabı yoksa işyerinin (işyeri birden fazla ise, bu işyerlerinden herhangi birisinin) bulunduğu vergi dairesine verilir.
Yıllık beyanname vergi dairesine bizzat mükellef veya onun adına hareket eden bir kişi tarafından verilebileceği gibi, posta ile de gönderilebilir.
Özet
Gelir vergisi mükellefleri bir takvim yılında G.V.K nın ikinci maddesinde sayılan kaynaklardan elde ettikleri kazanç ve iratları yıllık beyannamede toplamak zorundadırlar. Tacirler, çiftçiler ve serbest meslek erbabı, faaliyetlerinden kazanç elde etmeseler de yıllık beyanname vermekle yükümlüdürler. Ancak, ticari, zirai ve mesleki faaliyetler dışındaki kaynaklardan elde edilen kazanç ve iratlar için kanunda belirtilen belirli şartlarla gelirin toplanmasına ve yıllık beyanname verilmesine zorunluğu ortadan kalkmaktadır. Bir kısım kaynaklardan elde edilen zararlar diğer kaynaklardan elde edilen kazanç ve iratlardan mahsup edilebilir. Bir yıla ait zarar ancak takiben beş yıl içerisinde karlardan mahsup edilebilir. Mükellefler yıllık beyanname ile bildirecekleri gelirlerinden bir şahsi sigorta primlerini, Gelir Vergisi Kanunun otuz birinci maddesindeki indirimleri ve belirli oranda G.VK. da belirtilen kurumlara yapılan bağış ve yardımları düşebilirler. Gelir vergisi ve şahsi vergiler ile vergi ve para cezaları gelirden düşülmez. Mükellefin ödeyeceği verginin hesaplanması ile ilgili açıklamalar diğer sayfalarda hesaplanacaktır. Gayrimenkul sermaye iradı elde eden mükellefler takvim yılına ait gelir vergisi beyannamesini takibeden yılın Ocak ayı içerisinde yetkili vergi dairesine verirler. Gelirleri gerçek usulde tespit edilen ticaret, serbest meslek erbabı ve çiftçiler gelirlerini takibeden yılın Mart ayı içinde yetkili vergi dairesine verirler.
MUHTASAR VE MÜNFERİT BEYANNAME
Muhtasar Beyannamenin Verilmesi
Vergi kesintisi yapmaya zorunlu olanlar, bir ay içinde yaptıkları ödemeler veya tahakkuk ettirdikleri karlar ve iratlar ile bunlardan kestikleri vergileri, ertesi ayın yirminci günü akşamına kadar, ödeme veya tahakkukun yapıldığı yerin vergi dairesine bildirmeye zorunludurlar. Yıl sonlarında tahakkuk ettirilen mevduat faizlerinden kesilecek vergilerin bildirilmesi için bu süre, bir ay uzatılır.
Yıl Sonu Tahakkuk Eden Faizlerde Süre Nedir?
Çalıştırdıkları hizmet erbabının sayısı on veya daha az olan işverenler, kestikleri vergilere ait beyannamelerini, bağlı bulundukları vergi dairesine önceden bildirmek şartıyla her ay yerine üçer aylık olmak üzere Şubat, Mayası, Ağustos ve Kasım aylarının yirminci günü akşamına kadar verebilirler. Yalnız zirai ürün üzerinden tevkifat yapanlar aylık olarak bildirimde bulunmak zorundadırlar.
Ondan Fazla İşçi Çalıştıranlarda Bildirim Ne Zaman Yapılır?
Aynı belediye hudutları içinde çeşitli yerlerde yapılan ödeme ve tahakkuklar ile bunlara ait ek vergilerin ayrı yerler yerine bir merkezden bildirilmesi mümkündür. (G.V.K. Mad. 98)
Muhtasar Beyanname Verilmeyecek Haller
G.V.K. nın yüzüncü maddesine göre, genel bütçeye dahil idare ve müesseseler yaptıkları vergi kesintisi için beyanname vermezler. Bu kesintiler genel bir mahsupla bütçeye irat kaydedilir.
Münferit Beyanname
Münferit beyanname, uygulamada hemen hemen hiç rastlanmayan bir beyanname türüdür. Bu bakımdan bu konuya kısa bir şekilde değinmeye çalışacağız.
Münferit Beyanname Verecek Olanlar
Münferit beyannameyi, yıllık beyanname vermek zorunda olmayan dar mükellefler verir. Bu genel ifadeyi şöylece biraz daha açabiliriz.
• Münferit beyanname, sadece dar mükellefiyete tabi olanlar için söz konusudur. Tam mükellefiyete tabi olanlar, münferit beyanname vermezler.
• Münferit beyanname, yıllık beyanname vermek mecburiyeti bulunmayan hallerde verilir.
• Diğer yandan, geliri telif ve patent haklarının satışından, ibaret olan ve gelirlerinin tamamı üzerinden kaynakta kesinti suretiyle vergisini ödemiş bulunan dar mükelleflerin, bu gelirleri için münferit beyanname vermeleri ihtiyaridir.
Münferit Beyanname İle Bildirilecek Kazanç ve İratlar
Dar mükelleflerin münferit beyanname ile bildirilecek kazanç ve iratları şunlardır:
• Gayrımenkullerin elden çıkarılmasından doğan diğer kazanç ve iratlar: Bu kazanç ve iratlar gayrımenkullerin elden çıkarılmasından elde edilen her türlü kazanç ve iradı içermektedir.
• Menkul malların ve hakların elden çıkarılmasından doğan diğer kazanç ve iratlar.
• Ticari veya zirai bir işletmenin faaliyetinin durdurulması veya terk edilmesi karşılığı elde edilen diğer kazanç ve iratlar
• Arızi olarak ticari işlemlerin yapılmasından veya bu nitelikteki işlere arıcılık edilmesinden elde edilen kazanç ve iratlar, arızi olarak serbest meslek faaliyetleri dolayısıyla elde edilen kazançlar ile dar mükelleflerin Türkiye ile yabancı memleketler arasında yaptıkları arızi ulaştırma işlerinden elde edilen kazanç ve iratlar beyan edilerek vergilendirilir.
• Gerçek usulde vergiye tabi mükelleflerin terk ettikleri işleriyle ilgili sonradan elde ettikleri diğer kazan ve iratlar
Münferit Beyannamenin Verilmesi
Yukarıda belirtilen kazanç ve iratlardan serbest meslek faaliyetine ilişkin olanların beyannamelerinin bu faaliyetlerin sona erdiği, bu kazanç dışındaki diğer kazanç ve iratlarla ilgili beyannamelerinin bu faaliyetlerin sona erdiği, bu kazanç dışındaki diğer kazanç ve iratlarla ilgili beyannamelerin ise bu kazanç ve iratların iktisap olunduğu tarihten itibaren, on beş gün içinde ilgili vergi dairesine verilmesi zorunludur.
FON PAYLARI
3824 Sayılı kanunla, Savunma Sanayii Desteleme Fonu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu ile Çıraklık, mesleki ve Teknik Eğitimi Geliştirme ve Yaygınlaştırma Fonu birleştirilerek, bu fona ait tutarlar fon payı adı altında tek kalemde toplanmıştır bakanlar kurulu fon oranını %10 olarak belirlemiştir.
Fon payı matrahı ücret gelirine isabet eden vergi hariç olmak üzere hesaplanan (beyannamelerde) gelir vergisidir. Hesaplanan bu fon payından beyannameye dahil gelirlerle ilgili olarak vergi kesintisi yapılırken tespit edilen fon payı mahsup edilecektir. Mahsup sonunda kalan fon payı gelir vergisi ile birlikte ödenecektir.
Beyan edilen gelirler arasında ücret geliri bulunması halinde aşağıdaki formül uygulanarak ücrete ait gelir vergisi hesaplanır.
Safi Ücret Tutarı x Hesaplanan Vergi
Ücrete İsabet Eden Vergi =
Beyannamenin 102 Nolu Satırındaki Kar toplamı
Bu şekilde hesaplanan ücrete isabet eden vergi hesaplanan toplam gelir vergisinden düşülerek fon payına ait matrah belirlenir. Bu matrah üzerinden % 10 oranında fon payı hesaplanır.
Özet
Gelir Vergisi genelde beyan esasına dayanır. Bazı kazanç, irat ve ücretler bu gelirleri ödeyenler tarafından vergi kesintisine tabi tutularak ödenir. Kesilen bu vergiler mükellefin ileride ödeyeceği vergiden mahsup edilir. Ancak bazı durumlarda kaynakta vergi kesme usulü kesin vergilendirme niteliğine bürünmektedir. Hangi ödemelerden kimlerin ne oranda kesinti yapacağı kanunda geniş olarak açıklanmıştır. Vergi kesintisi ücretler dışında kalan ödemelerde gayrisafi tutarlar üzerinden yapılır. Ücretler gerekli indirimler yapılarak kesin olarak vergilendirilir. Vergi kesintisi yapanlar bir ay içinde yaptıkları ödeme veya tahakkuk ettirdikleri kar ve iratlardan kestikleri vergileri takibeden ayın yirminci günü sonuna kadar ilgili vergi dairesine muhtasar beyanname ile bildirmek zorundadırlar. Bazı durumlarda bu beyanname aylık yerine üçer aylık dönemlerde verilebilir.
KATMA DEĞER VERGİSİ
Katma Değer Vergisi Kanunun Gerekçesi
Katma Değer vergisi Kanunun genel gerekçesinde bu sisteme geçilmekle:
• “Bu vergi sisteminin ekonomik olaylara karşı tarafsız ve vergi yükü açısından nötr olan özelliği nedeniyle halen yürürlükte bulunan muamele vergilerinin ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri giderilecektir”.
• “1950 lerde gelir ve kurumlar vergisi alanında yapılan köklü değişikliklere paralel olarak harcama vergileri sisteminde de düzenlemeler yapılmış olunacak ve böylece iki sistemin işleyişinde sağlanması zorunlu olan fonksiyonel bağlar kurulmuş olacaktır”.
• “Uluslar arası ekonomik ilişkilerimizin ve özellikle ihracatımızın geliştirilmesi açısından da yarar sağlayacaktır” denilmektedir. Burada görüldüğü üzere, mevcut harcamalar üzerinden alınan çok çeşitli vergileri kaldırarak tekbir vergi sistemini kurmak, Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi ile bir oto kontrol tesis etmek ve ihraç edilen mallar üzerindeki çeşitli adlar altında alınan vergilerin yüklerinden doğan olumsuz etkileri ortadan kaldırmak, yasanının genel gerekçesi teşkil etmektedir.
Katma Değer Vergisinin Konusu
Katma Değer Vergisi Kanunun birinci kısmı “Mükellefiyet” adını taşımakta olup bunun birinci bölümü de “Verginin Konusu” na ayrılmıştır. Bu tüm vergi yasalarında alışılagelmiş yasa tekniğine uygun bir biçimdir ve birinci madde genelde yasanın konusunun tanımını içeriri. Fakat Katma Değer Vergisinin de ana başlık verginin konusu olmakla beraber birinci madde de verginin konusu ile ilgili bir tanıma yer verilmeyip, vergi konusunu teşkil eden işlemler sayılmıştır. Verginin konusunu tanımlamayan bir Katma Değer Vergisi Kanununda “Vergi indirimleri” faslı çıkarılacak olursa yaygın muamele vergisine dönüşülür. Bununla beraber ön vergi indirim metodu ile salınan bir Katma Değer Vergisinde konu tanımı yapmak gerçekten zordur. Bütün bu zorluğa rağmen, bu vergiye hangi sebeple katma adının verildiğinin açıklığa kavuşması ve vergi konusunun tanımlanması ve vergi mükelleflerinde ilerde meydana gelebilecek tereddütlerin ortadan kaldırılması için yerinde olurdu kanaatindeyiz.
Bir tanım getirmeyen Katma Değer Vergisinin birinci maddesinde vergiye tabi işlemler üç fıkra olarak düşünülmüştür.
Birinci fıkrada ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetler vergi konusu içerisine alınmıştır. Burada dikkat edilecek husus ticari, sınai, zirai ve serbest meslek faaliyeti içerisinde yapılan teslim ve hizmetlerin vergi konusu içerisinde olmaları yoksa bunlara konu olan mal ve hizmetlerin teslim veya ifasının doğrudan doğruya vergi konusu içerisinde olmamasıdır. Örneğin kişilerin aralarında yapmış oldukları mal ve hizmetlerin teslim veya ifasının doğrudan doğruya vergi konusu içerisinde olamamasıdır. Örneğin kişilerin aralarında yapmış oldukları mal ve hizmet teslim ve ifaları vergiye tabi değildir. Diğer bir anlatım ile Gelir Vergisinde olduğu gibi genelde devamlılık (süreklilik) ilkesi benimsemiş, yani sürekli olarak yapılan ticari, sınai, zirai, serbest meslek faaliyetlerinde doğan mal ve hizmet teslim ifaları vergilendirilmiştir. Nitekim birinci maddenin dördüncü fıkrası bu faaliyetlerin “devamlılığı, kapsamı ve niteliği Gelir Vergisi Kanunun hükümlerine göre Gelir Vergisi Kanununda açıklık bulunmadığı hallerde. Türk Ticaret Kanunu ve diğer ilgili mevzuat hükümlerine göre tayin ve tespit edilir” hükmüyle “süreklilik” ilkesini teyit etmekte ayrıca Gelir Vergisi Kanunu ve Ticaret Kanunu ile bir paralellik kurmaktadır. Yasada vergi konusu süreklilik yönünden kısıtlandığı halde birinci maddenin sondan ikinci fıkrası ile de vergi kapsamının uygulamada yapay bir biçimde daraltılmasını önleyecek hükümler konmuştur. Bu hükme göre “faaliyetlerin kanunların veya resmi makamların gösterdiği gerek üzerine yapılması, bunları yapanların hukuki statü ve kişilikleri, Türk tabiiyetinde bulunup bulunmaları ikametgah ve işyerlerinin yahut kanuni merkez veya iş merkezlerinin Türkiye’de olup olmaması işlemlerinin mahiyeti” değiştirmeyecek ve vergilendirmeye mani olmayacaktır.
Vergiyi Doğuran Olay
Verginin konusu içerisine giren işlemler ve bu işlemlerle ilgili kavramları açık bir biçimde ortaya konulmasından sonra kanunda, vergileme yönünden çok önemli bir konu olan vergi alacağının veya borcunun doğabilmesi için hangi olayların ve durumların ortaya çıkması gerektiği hususları “vergiyi doğuran olay başlığı” altında bir önceki konularda incelenmiştir.
Genelde vergiyi doğuran olay malın teslimi veya fatura veya benzeri bir belgenin düzenlenmesi ile ortaya çıkmaktadır. Hangisi önce yapılmışsa vergiyi doğuran olaya esas o alınacaktır. Bu genel esasın dışında:
• kısım kısım mal teslimleri veya hizmet ifalarında her bir kısmın gerçekleşmesi,
• komisyoncu aracılığı ile veya konsinyasyon suretiyle yapılan satışlarda malların alıcıya teslimi,
• malın alıcı veya onun adına hareket edene gönderilmesi durumunda, malın nakliyesinin başlatılması veya nakliyeciye verilmesi,
• Su, elektrik, gaz, ısıtma, soğutma ve benzeri enerji dağıtım veya kullanımlarında bunların bedellerinin tahakkuk ettirilmesi,
• Kiraya verme işlemlerinde kullanıma terk edilmesi,
• İthalatta gümrük vergisi ödeme mükellefiyetinin başlaması, gümrük vergisine tabi olmayan işlemlerde ise gümrük beyannamesinin tescili,
• Yabancıların Türkiye ile yabancı ülkeler arasında yapılan taşımacılık e transit taşımacılıkta gümrük hattından geçilmesi, anında vergiyi doğuran olay meydana gelmektedir.
Vergiyi Doğuran Olay Ne Zaman Meydana Gelmiş Sayılır
Vergiyi doğuran olaylardan malın nakliyesine başlanması veya nakliyeci veya sürücüye verilmesi konusu üzerinde burada biraz durmak istiyoruz. Satıcı ile alıcı arasındaki akde göre malın alıcının gösterdiği yerde teslimi gerekiyorsa bu durumda malın nakliyeciye verilmesi veya nakliyesinin başlatılması ile vergiyi doğuran olayın ortaya çıkamayacağı kanısındayız. Çünkü satış akdi, alıcının gösterdiği yerde teslim ile tamamlanacağı için, mal o yere kadar satıcıya aittir ve herhangi bir işlem söz konusu olmadığı için de vergi konusu içerisine girilmemiştir. Vergi konusu içine girmeyen bir işlem için de veriyi doğuran olaydan söz edilemez.
Verginin Mükellefi ve Vergi Sorumlusu
Kanunun birinci kısım ikinci bölümü mükellef ve vergi sorumlusu başlığını taşımaktadır. Sekizinci madde de Katma Değer Vergisinin mükellefleri sayılmıştır. Bilindiği üzere mükellef şekli ve maddi mükellefiyet altında olan kimsedir. Bu maddede sıralananlar ise sadece şekli mükellefiyet altındadırlar. Nihai vergi yüklenicisi tüketici olduğuna göre parasal mükellefiyet altında olan da nihai tüketicidir. Bu durumda burada sözü edilen mükellef aracı mükelleftir (Mutavassıt mükellef) yani kendi nam ve hesabına ödediği vergiyi bir başkasına yasal olarak yansıtan diğer bir deyişle bir başkasından yasal olarak tahsil eden kişidir. O halde Katma Değer Vergisinin KDV Kanununa göre mükellefleri şunlardır:
• Mal teslimi ve hizmet ifası hallerinde, bu işleri yapanlar,
• İthalatta mal ve hizmet ithal edenler,
• Transit taşımacılarda gümrük veya geçiş işlemine muhatap olanlar,
• PTT İşletme Genel Müdürlüğü ve Radyo ve Televizyon Kurumları,
• Spor-Toto, piyango (Milli Piyango dahil) ve benzeri oyunların teşkilat müdürlükleri,
• At yarışları ve diğer müşterek bahis ve talih oyunlarında bunları tertipleyenler,
• Birinci maddenin üçüncü fıkrasının c bendine gören hallerde bunları tertipleyenler veya gösterenler,
• Gelir Vergisi kanunun yetmişinci maddesinde belirtilen mal ve hakları kiraya verenler,
• İsteğe bağlı mükellefiyette talepte bulunanlardır.
Katma Değer Vergisinde Mükellefler Kimlerdir
Kanun ayrıca Katma Değer Vergisine tabi olmayıpta düzenledikleri fatura ve benzeri vesikalarda Katma Değer Vergisi gösterenler, bu vergileri vergi dairesine ödemekle yükümlü tutmuştur. Kanuna göre borçlu oldukları vergi tutarından daha yüksek bir meblağı gösteren mükellefler için de yukarıdaki hüküm geçirlidir. Bu hüküm ile kanun koyucu, “vergi” adı altında para tahsil edilip haksız kazanç sağlanmasının önüne geçmeyi amaçlamıştır.
Kanunun dokuzuncu madde ile bir de vergi sorumlusu kavramı getirmiştir. Bu maddeye göre Katma Değer Vergisi sorumlusu; mükellefin Türkiye içinde ikametgâhının, işyerinin, kanuni merkezi ve iş merkezinin bulunmaması hallerinde ve gerekli görülen diğer hallerde maliye bakanlığı, vergi alacağının emniyet altına alınması amacıyla, vergiye tabi işlemlere taraf olanları veya diğer ilgili bir şahsı verginin ödenmesinden sorumlu tutabilir. buna göre bu şahıs esas mükellef adına vergi ile ilgili tüm parasal ve şekli mükellefiyetleri yerine getirmek zorundadır. Aynı zamanda fiili ya da kaydi envanter sırasında belgesiz mal bulundurulduğu veya belgesiz hizmet satın alındığının tespiti halinde, bu alışlar nedeniyle kayba uğratılan KDV si belgesiz mal bulunduran veya hizmet alan mükelleften alınabilecektir.
KATMA DEĞER VERGİSİNİN MATRAHI, NİSPETİ VE İNDİRİM
Katma Değer Vergisinin Matrahı
Genel Olarak Matrah
Katma Değer Vergisi kanunu genel olarak teslim ve hizmet işlerinde, bu işlerin karşılığını teşkil eden bedeli vergi matrahı olarak kabul etmiştir. Bedel deyimini de çok geniş anlamda tanımlamıştır. Mal ve hizmet alan veya bunların namına mal alan veya işlem yapanların mal ve hizmet karşılığı her ne suretle olursa olsun aldıkları veya borçlandıkları para, para ile temsil edilebilen menfaat ve benzeri değerler, mal bedeli olarak kabul edilmektedir.
Bedelin belli olmaması , paradan başka değerler olması veya takdiri durumlarında işlemin mahiyetine göre emsal bedeli veya emsal ücreti matraha esas alınır. Emsal bedeli veya emsal ücreti Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre tespit edilir. Serbest meslek faaliyetlerinde, meslek teşekküllerince tespit edilmiş bir ücret varsa hizmetin bedeli yani matrah bu ücrettir.
Bedelin döviz ile hesaplanması halinde yani döviz ile yapılan işlemlerde bedel, vergiyi doğuran olayın meydana geldiği andaki cari kur üzerinden Türk parasına çevrilir ve matrah o şekilde bulunur. Cari kurun belli olmaması durumunda Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasınca tespit edilen pariteler esas alınacaktır.
Matrah Nasıl Hesaplanır
Tarifeli işlerde matrah, bu tarifelerde gösterilen mal veya hizmetin bedelidir. Bu gibi durumlarda tarifede gösterilen bedele vergi oranı uygulanıp Katma Değer Vergisi miktarı bulunmayacaktır. Tarifede belirtilen bedele iç yüzde oranı uygulanmak suretiyle Katma Değer vergisi hesaplanacaktır.
Örneğin: 300.000 lira olarak tiyatro bilet bedeli saptanmışsa,
300.000- (30.000 x 15 / 115) = 260.870 lira tiyatro biletinin gerçek bedelinin ve 39.130 lira Katma Değer Vergisidir.
Verginin Nispeti
Katma Değer Vergisinin genel nispeti vergiye tabi işlemler için %10 dur. Bakanlara kurulu bu oranları dört katına kadar arttırmaya ve %1 e kadar indirmeye ve değişik mal ve hizmet için perakende aşamasında farlı oranlar tespite yetkilidir. Bakanlar kurulu yetkisine dayanarak mal ve hizmetler için beş farklı oran tespit etmiştir. Kuru üzüm, incir kayısı, pamuk, fındık, şeker pancarı, tiftik, fig gibi zirai ürünler ve normal ekmekler için %1, küçük ve büyükbaş hayvanı ve bunların et, süt yoğurt, beyaz peynir, yumurta, tuz ve kristal şeker, buğday arpa, yaygın tüketilmeyen katkı maddeli ekmekler ve tost ekmeği, yağ sebze ve meyveler gibi temel gıda maddeleri doğal gaz öteme kaydedici cihaz için %8, otomobil, kristal eşya, kürk renkli televizyon gibi lüks mallar için %23 ve silindir hacmi 2000 cm³ ü geçen binek otomobilleri için ise %40 vergi oranı tespit etmiştir. Bu farklı oranlar tabi mallar beş ayrı liste halinde belirtilmiştir. Listelerde belirtilmeyen mal ve hizmetlerin vergi oranı ise %18 olarak belirlenmiştir.
Vergi İndirimi
Şimdi Katma Değer Vergisinin en önemli özelliği olan indirim üzerinde durulacaktır. Mükellefler, yaptıkları vergiye tabi işlemler üzerinden hesaplanan katma Değer Vergisinden faaliyetlerine ilişkin olmak üzere;
• Kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma Değer vergisini,
• İthal olunan mal ve hizmetler dolayısıyla ödenen katma değer Vergisini indirebilirler.
• Götürü ve telafi edici usulde vergi tabi mükellefler gerçek usule göre vergilendirmeye geçmeleri halinde, çıkarılan envantere dönem başındaki malların fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen Katma Değer Vergisini, indirebilirler.
Bir dönemdeki indirilecek Katma Değer Vergisi hesaplanan Katma Değer vergisinden fazla olursa, aradaki fark mükellefe iade edilmez. Sonraki döneme devredilir. Ancak Bakanlar Kurulunca vergi nispeti indirilen teslim ve hizmetlerle ilgili olup, yılı içersinde indirilemeyen ve tutarı bakanlar kurulunca tespit edilecek sınırı aşan ve vergi iade olunur.
İndirim hakkını mükellefler vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak koşuluyla ilgili vesikalarını defterlere kaydedildiği dönemde kullanabilirler.
VERGİLENDİRME USULLERİ, VERGİLENDİRME DÖNEMİ, BEYAN ESASI VE VERGİNİN TARH VE TAHSİLİ
Vergilendirme Usulleri
Katma Değer Vergisinde genel bir hükümle gerçek usulde vergilendirme esası getirilmiştir
Gerçek usulde vergilendirme, mükellefin yaptığı işlemler üzerinden hesaplandığı Katma Değer Vergisinden Ön muameleleri üzerinden ödediği Katma Değer Vergisini indirerek kalan vergiyi, belirli dönemler sonunda bir beyanname ile vergi dairesine ödemesidir.
Katma Değer Vergisi aksine hüküm bulunmadıkça mükelleflerin yazılı beyanı üzerine tarh olunur. Herhangi bir vergilendirme döneminde vergiye tabi işlemleri bulunmayan mükellefler de beyanname vermek mecburiyetindedirler. Genel olarak beyanname, aşağıda gösterilen vergilendirme dönemini takibeden ayın yirmi beşine kadar verilir.
Maliye Bakanlığı bu vergi dönemlerini bir aya kadar indirmeye yetkilidir. Maliye Bakanlığı 1985 yılı sonuna kadar belirli ciroyu aşan mükelleflerden birer aylık dönemlerde beyanname alınmasını kararlaştırmıştır. Ayrıca bu vergilendirme dönemleri aşağıdaki hallerde:
• Götürü Usulde vergilendirilen mükellefler için bir takvim yılı,
• Vergi kesintisi yapmakla sorumlu tutulanlar için bir ay,
• İthalde, transit ve Türkiye ile yabancı ülkeler arasındaki taşımacılık işlerinde gümrükten geçildiği an,
Olmak üzere düzenlenmiştir.
Katma Değer Vergisi, beyannamenin verildiği gün, beyanname posta ile gönderilmişse geldiği tarihi takibeden yedi gün içinde tarh edilir.
Tarh yeri:
• Mükellefin iş yerinin bulunduğu,
• Mükellefin birden fazla vergi dairesi bölgesinde işyeri varsa gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı bulunduğu,
• Gayrimenkul teslimlerinde mükellefin isteği üzerine gayrimenkulun bulunduğu,
• Maliye Bakanlığının istek üzere veya re sen tayin ettiği, vergi dairesince tarh edilir.
İthalde alınan katma Değer Vergisi ile ikametgahı, kanuni merkezi ve iş merkezi Türkiye’de bulunmayanlar tarafından, motorlu kara taşıtlarıyla Türkiye ile yabancı ülkeler arasında yapılan taşımacılık ile transit taşımacılığa ait Katma Değer Vergisi, ilgili gümrük idaresince tarh olunur.
Beyanname vermek mecburiyetinde olanlarla vergi kesmekle sorumlu tutulanlar, beyan tarihleri içerisinde vergilerini ödemek zorundadırlar. Beyanname vermek mecburiyetinde olmayanlar ise tarh süreleri içerisinde vergilerini öderler
Katma Değer Vergisi ithalde, gümrük vergisine tabi işlemlerde gümrük vergisi ile birlikte, gümrük vergisine tabi olmayan işlemler ile yabancıların yaptığı taşımacılık işlemlerinde özel beyanname verilme süresi içerisinde ödenir.
Özet
Katma Değer Vergisi harcamalar üzerinden alınan en modern vergidir. Bu vergi her üretim ve satış aşamasında yaratılan katma değer üzerinden hesaplandığından ve maliyet içerisine girmediğinden vergi mükerrerliğine yol açmamaktadır. Türk Katma Değer Vergisi kanununa göre ticari, sınai, zirai ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetler, her türlü mal ve hizmet ithalatı ve özellik arz eden bir kısım faaliyetlerden doğan teslim ve hizmet ifası hallerinde bu işleri yapanlar ve ithalatta mal hizmet ithal edenlerdir. Kanunda ihracat, deniz, hava ve demiryolu araçlarının yurtiçi, bakım ve onarımı, uluslar arası taşıma hizmetleri, bir kısım ithalat ve bazı sosyal ve askeri amaçlı teslimler vergiden istisna edilmiştir. Ayrıca bazı uluslar arası kuruluş mensuplarına ve karşılıklı olmak şartıyla yabancı ülke diplomatlarına muafiyet tanınmıştır. Katma Değer Vergisinin matrahı, genel olarak mal teslimi ve hizmet ifası karşılığında alınan bedeldir. Kanunda ayrıca bir kısım mal ve hizmet teslimleri için özel matrah şekilleri düzenlenmiştir. Katma Değer vergisi gerçek usule göre tespit edilmektedir. Katma Değer Vergisinin genel nispeti %10 dur. Temel gıda maddelerinde ve tarım ürünlerinde bakanlar kurulu bir nispeti %1 e kadar indirmeye ve dört katına kadar arttırmaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu yetkisini kullanarak temel gıda maddeleri ile gazete, dergi, kitap teslimlerinde %8, bazı tarım ürünlerinde %1 e indirilmiş, diğer malların vergi oranını ise %15 e çıkarmıştır. Lüks malların vergi oranı %23 olarak belirlenmiştir. Türk Katma Değer Vergisi genelde “gelir tipidir”. Bakanlar kurulu kararıyla bazı sektirler veya mal grupları itibariyle özelde “tüketim tipine” dönüşmektedir.
BEYANNAMELERE İLİŞKİN ÖRNEKLER
Gelir Beyannamesini İlişkin Örnek
Konya’da ticaretle uğraşan birinci sınıf tüccar Asım Aksoy’a ait 2000 takvim yılı beyanına ilişkin bilgiler şöyledir.
- Dönem içinde elde edilen ticari kazancı net tutarı 12.000.000.000
- Ödenen Bağ-Kur primi 150.000.000
- Geçmiş yıl zararları 500.000.000
- Mükellefin ödediği geçici vergi 1.600.000.000
Örnekteki rakamları ve olabilecek diğer bazı durumları düşünerek şunları söyleyebiliriz.
Eğer geçmiş yıl zararlı 8.695.000.000 liradan fazla olsa idi, o zaman, bu tutarı aşan kısmı 1998 gelirinden indirilemeyecekti.
Bildirilen gelir hayat standardı esasına göre bulunan gelirden daha düşük olsa idi o zaman ise, sözü edilen kalemlerin hiç birisi gelirden indirilmeyecekti.
Çünkü hayat standardına ilişkin G.V.K nın mükerrer 116 maddesi, seksen sekizinci maddeye göre, yapılacak zarar mahsubu ile seksen dokuzuncu maddeye göre yapılacak sigorta primi ve bağış gibi indirimleri, yalnızca hayat standardına göre tespit edilecek gelirin aşan kısmı ile sınırlandırılmış bulunmaktadır.
Hayat standardı esası 1.1.1999 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırıldığı için 1999 yılında elde edilen kazançlar isin uygulanmayacaktır.
Muhtasar Beyannameye İlişkin Örnek
Vergi sorumlusu Ali Çalışkan’ın Mayıs 1998 de muhtasar beyannamede verilmesine ilişkin yaptıkları ödemeler şöyledir:
- Mayıs 1999 da işyerinde 20 işçi çalıştırmış ve bu kişiler için (20 x 78.075.000) = 1.561.500.000 lira ödemede bulunmuştur. Yapılan bu ödemelerden 40.425.000 lire gelir vergisi 7.755.200 lire damga vergisi kesilmiştir.
Kaynakça
BAŞER, Mümin. Vergi Uygulamaları, İstanbul, 1972.
BULUTOĞLU, Kenan. Türk Vergi Sistemi, Cilt I, İstanbul, 1978
TÜRK GELİR VERGİSİ KANUNU (G.V.K)
VERGİ USUL KANUNU (V.U.K)
EĞİLMEZ, Mafi, Katma Değer Vergisi, Maliye Bakanlığı Tetkik Kurulu Yayını No: 1982/2
3056 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu.
Maliye Hesap Uzmanları Derneği, Beyanname Düzenleme Kılavuzu
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İleri Planlama ve Çizelgeleme
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
SERBEST MUHASEBEDE ETİK KURALLARI
Her meslek dalında olduğu gibi muhasebe biliminde de çeşitli etik kuralları bulunmaktadır. Bu kurallar yasanın ilgili maddesince tespit edilmiş ve her serbest muhasebeci tarafından uyulmaları mecburi kılınmıştır.
Ülkemizde bu konuya olan özeni belirtmek için koyulmuş olan kuralları şu şekilde özetlemek mümkündür:
Öncelikle bu kurallara uymak zorunda olanlar mutlaka unvanı almış olan kişiler olacaklardır ve burada önemli bir husus ta serbest muhasebecilerin aldıkları unvan dışında başka unvan kullanmamaları zorunluluğudur.
Mesleğin temelini oluşturmakta olan dürüstlük, güvenirlik ve tarafsızlık ilkeleri her muhasebecinin öncelikle önem vermesi gereken kurallardandır. Çünkü bunlardan yoksun kişi mesleğinde başarıyı elde etmekte zorlanacaktır. Serbest muhasebeciler, mesleğe gerekli özeni göstermeli ve aralarında çıkar çatışmalarına izin vermemelidirler.
Muhasebeciler mesleğinde çalıştıkları süre zarfında edindikleri bilgileri ve sırları mesleklerini icraya son verdikten sonra, adli incelemeler dışındaki durumlarda ortaya atamazlar.
Muhasebecilerin mesleki faaliyetleri sırasında toplum ve devlete karşı sorumlulukları bulunmaktadır. Bunların işletme yönetici ve sahiplerine karşı sorumlulukları, onların akıllı kararlar alabilmeleri için verecekleri bilgilerin doğru ve güvenilir olmalarına dikkat etmeleridir. Muhasebe mesleğine mensup olan kişiler, eğitimleri sırasında birbirlerine her türlü bilgiyi vermek ve dayanışmada bulunmak durumundadırlar. Ayrıca bu kişiler adres değişikliklerini odaya bildirme ve yıllık aidatlarını süresi dahilinde odaya ödeme gibi sorumluluklar taşımaktadırlar. Tabi, 3568 no’lu yasaya ve yönetmeliklerine de uymaları gerekmektedir.
Beyanname imzalarken, denetim yaparlarken ilgili yasal düzenlemelerle ilan edilmiş olan norm ve standartlara uygun olarak hizmet vermelidirler. Muhasebeciler vasıtasıyla sahte veya içeriği itibariyle yanıltıcı belge düzenlediği resmi kurum ve kuruluşlarca saptanan iş sahiplerinin Odalar ve Birlik tarafından ilanından sonra defterlerinin tutulmaması ve işlerinin görülmemesi gerekir.
Bu mesleğin temelini oluşturan ve vazgeçilmezliği olan bir diğer unsur ise bağımsızlıktır. Muhasebeciler, bağımsızlıklarına engel olacak davranışlardan kaçınmalıdırlar.
Bu mesleğe tabi olan kişiler mesleki çalışmalarına başlamadan önce mutlaka bir işyeri açmak zorundadırlar. Bunun dışında yapılacak işler kaçak sayılır. Şube açılabilir ancak, mesleğin gereği gibi yürütülmesini sağlayacak şekilde şubenin bağlı olduğu Oda’nın çalışanlar kütüğüne kayıtlı sorumlu ortak görevlendirmeden ve bu ortak sayısından fazla şube açılamaz. Odaların çalışanlar listesine kayıtlı olmadan unvan kullanarak mesleki faaliyette bulunulamaz. Ayrıca, çalışanlar kütüğüne kayıtlı olmadan birden fazla beyanname imzalanamaz. Muhasebeciler, hiçbir durumda sahip oldukları ruhsatları kiraya veremezler. Ayrıca, mesleki faaliyette bulunmayan meslek mensupları ikametgahlarının bulunduğu bölgenin odasına kaydolurlar. İşyerini veya ikamet adresini değiştiren meslek mensupları ise on beş gün içinde yeni adreslerini bağlı oldukları odalara bildirmek zorundadırlar.
Muhasebeciler, çalıştıkları mesleğin sorumluluğunun bilincinde olmalı ve herhangi bir şekilde haksız rekabete yol açacak her türlü davranıştan kaçınmalıdırlar.
Muhasebede önemli kurallardan biri de, başka bir muhasebeciyle anlaşması bulunan bir kişi ve kuruluşa hizmet verme teklifinde bulunamamasıdır. Bunun gibi, muhasebeciler birbirlerine zarar verecek şekilde ücret ve eleman temininde bulunamazlar.
Her muhasebeci; işyerinin bulunduğu binanın bir yerine herkesin kolaylıkla görebileceği biçimde, sadece adı ve soyadı ile meslek unvanını taşıyan bir tabela asmak zorundadır. Birden çok muhasebeci çalışmalarını ortaklık bürosu veya şirket şeklinde birleştirdikleri takdirde, tabelaya ayrıca ortaklık bürosu veya şirket unvanı yazılır. Ayrıca ortaklar ad ve soyadları ile unvanlarını da tabelaya yazabilirler.
Bununla birlikte muhasebeciler hizmet verdikleri müşterilerini altı ayda bir kayıtlı oldukları odalara bildirmek zorundadırlar. Serbest muhasebeciler, teşebbüs veya işletme sahiplerinin defterlerini kendi bürolarında tutarlar. Ayrıca, bu kişiler tutmakta oldukları defterleri ve ilgili belgeleri dikkatli bir şekilde korumakla yükümlüdürler.
Türk Ticaret Kanunu’na göre, muhasebeciler esnaf sayılmalarını gerektirecek olan herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Yine bu kişiler, kendi mesleki faaliyetleri dışında serbest meslek çalışmalarında bulunamazlar. Ticari mümessillik, ticari vekillik ve acentelik yapamayacakları gibi adi ve kollektif şirketlerde ortak veya komandit şirketlerde komandite ortak ta olamazlar. Ayrıca, limited ve anonim şirketlerin yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı görevlerinde de bulunamazlar. Tabi serbest muhasebeciler gerçek ve tüzel kişilere tabi ve onların işyerlerine bağlı olarak hizmet akdi ile de çalışamamaktadırlar.
Ayrıca muhasebecilerin tabi oldukları etik kuralları dahilinde onlara getirilmiş olan reklam yasağından da bahsedilebilir. Muhasebeciler, hiçbir şekilde iş elde etmek için, açık ve kapalı dolaylı veya dolaysız yöntemlerle reklamlarını yapamazlar ve yaptıramazlar. Tabi diğer yanda onlar için reklam sayılmayacak bazı durumlar da vardır. Mesela, tabelalarına, kartvizit, rapor ve bunlara benzer diğer yazışma kağıtlarına; meslek unvanlarını, iletişim araçlarının numaralarını, açık adreslerini yazmaları reklam sayılmaz. Fakat bunlar dışındaki konuların yazılması reklam sayılır ve yasaktır. Öte yanda, muhasebeciler unvanlarını kullanarak mesleki konularda ve bilimsel nitelikte, gazete ve dergilerde devamlılık arz etmemek üzere yazı yazabilirler ancak yayıncılık yapamazlar. Ayrıca sadece iş tekliflerinde kullanılmak ve yazılı, sözlü ve görüntülü yayın araçları ile yayınlanmamak üzere kendilerinin, ortaklık veya şirket kuruluşlarında görev yapan diğer meslek mensuplarının öz geçmişlerini kapsayan tanıtıcı broşür bastırabilecekleri ve bu broşürlerde önceden veya halen iş yaptıkları müşterilerin açıklanamayacağı kanunlarca belirlenmiştir. Reklam konusunda son olarak şunları söyleyebiliriz: Kendileri veya mesleki ortaklık veya şirketleri adına işin gerektirdiği ciddiyet ve boyutta eleman arama ilanı verebilirler ancak iş ilişkisinde bulunduğu firmalar adına bu ilanları veremezler.
Muhasebeciler, müşteri adına Vergi Dairesi, SSK, Bağ-Kur ve benzeri kurumlara ödeme yapmak üzere her ne isim altında olursa olsun para, çek, senet, menkul değerler ve benzerlerini alamazlar ve emanet para makbuzu veya benzeri belge kullanamazlar.
Çalışanlar kütüğüne kayıtlı muhasebeciler, imzalamak durumunda bulundukları resmi ve mesleki belgelerde TÜRMOB tarafından darphanede yaptırılan kaşeleri kullanmak zorundadırlar.
Muhasebeciler, başka bir meslek mensubu ile sözleşmesi bulunan müşterilere bilerek iş öneremez ve diğer meslek mensubu hakkında olumsuz yorumlarda bulunulmazlar.
Defter tutmak, süreklilik arz eden müşavirlik hizmetinde, inceleme, tahlil ve denetim yapmak ve bunlarla ilgili, rapor ve benzerlerini düzenlemek gibi işlemlerde muhasebecinin sözleşme yapma zorunluluğu bulunmaktadır.
Muhasebecilerin, asgari ücretin altında iş kabul edemeyeceği gibi ücret yönetmeliğine aykırı davrandığı için işi geri verilmiş ve Oda ve Birlikçe ismi okunmuş iş sahiplerinin işleri de kabul edilemez.
Tarafların haklı nedenlerle veya karşılıklı rızaları ile, aralarındaki sözleşmeyi feshetme hakları bulunmaktadır. Bu durumda muhasebecilerin almış olduğu defterleri ve belgeleri geri vermeleri gerekmektedir. Tazminat haklarıysa genel hukuk kurallarıyla belirlenir.
Muhasebeciler, kendilerine tevdi edilen defter ve belgeleri işlerinin gerektirdiği süre içinde iyi niyetle korumak ve işin bitiminde de geri vermek zorundadırlar. Onlar için defterlerin iş bitiminden itibaren saklanması gereken süre bir aydır. Sahibine yazı ile bildirilmiş olmasına rağmen bir aylık süre zarfı içerisinde geri alınmayan defter ve belgeler ilgili kişilerin bağlı oldukları vergi dairelerine teslim edilirler.
Muhasebecinin, mesleki faaliyette bulunmayacağını yazılı olarak bildirmesi veya çalışma bürosunu kapatmış olması, çalışma bürosunu oda bölgesi dışına nakletmiş olması, kanuna göre meslekten çıkarmayı gerektiren cezalara çarptırılması, meslek mensubu olmak için kanunun aradığı şartların sonradan kaybedilmiş olması, ruhsatnamenin verildiği tarihte, verilmemesini gerekli kılan sebeplerin varlığının sonradan tespit edilmiş olması durumlarında muhasebecinin adı çalışanlar listesinden silinir.
Mesleğin onuru ile ters düşen birtakım davranışlar şu şekilde sıralanabilir: Yanında çalıştırdığı kişilere karşı uygunsuz davranışlarda bulunmak, aşırı içki ve kumar düşkünlüğü ile tanınmak, meslektaşlarına, müşterilerine ve kanunlara göre bilgi vermek zorunda olduğu kişi ve kuruluşlara bilgi vermemek veya kasten yanıltıcı bilgi vermek, kanunlara göre yapılması yasak olan işlerden herhangi birini yapmak... Bu tip davranışlar muhasebe etiğine ters düşmektedirler.
Meslek etiği baz alındığında buna ters düşmeyecek olan bazı davranışları da şöyle sıralayabiliriz: Bilirkişilik, tasfiye memurluğu, hayri ve ilmi kuruluşların yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmak, limited veya anonim şirketlerde ortak, komandit şirketlerde komanditer ortak olmak veya murakıplık yapmak, meslek mensuplarının, üyesi oldukları ve kurumlar vergisinden muaf olan yapı, kalkınma ve tüketim kooperatifleri ve yardım sandıklarının yönetim ve denetim kurulları üyelikleri görevlerinde bulunmak, kadrolu olarak çalışmamak şartıyla öğretim ve eğitim amacı ile ders vermek, devamlılık arz etmemek kaydı ile gazete ve dergilerde yazı ve makale yazmak, seminer ve konferanslara katılmak...
Yukarıda uzunca listelenmiş olan hal, durum ve davranışlar Türkiye’de tüm serbest muhasebecilerin uyması gereken etik kurallarını özetlemektedir. Bu kurallara, ilgili kişilerin uymamaları durumunda uyarma cezası, kınama cezası, geçici olarak mesleki faaliyetten alıkoyma cezası hatta meslekten çıkarılmaya kadar gidebilecek cezalara çarptırılma durumları sözkonusu olmaktadır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Enerji Kaynaklarından Ekonomik Olarak Yararlanmayı Kavrayabilme
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
2001 Yili Degerlendirmesi ve 2002 Yili Beklentileri Garanti Bankasi
Ergun Özen Genel Müdür Türkiye'de de 2001 yilinin Ocak-Eylül döneminde bankacilik sektöründe faaliyet gösteren banka sayisi 79'dan 68'e düstü, sektördeki toplam sube sayisi ise 503 adet azalarak 7.335'e geriledi. Kasim 2000 ve Subat 2001 krizleri, bankacilik sektörünün, özellikle de kamu bankalarinin ve küçük özel bankalarin sermaye birikimlerini, ciddi bir erozyona ugratti. Enflasyonun ve reel faiz oranlarinin düstügü bir ortamda, bankalarin kârli çalisabilmeleri için yüksek verimlilige sahip olmalari geregi ortaya çikti. "Ölçek ekonomilerinden yararlanmak" ve "sermayeyi güçlendirmek" amaciyla Türk bankacilik sektöründe yasanan birlesmeler ve satin almalar, 2001 yilina damgasini vurdu. Dogus Grubu, 1998 yilinda belirledigi stratejiler dogrultusunda, tüm finansal istiraklerini 2001 yilinda Garanti semsiyesi altinda topladi. Bunun sonucunda Garanti Bankasi; sigortadan ev kredisine, kredi kartindan eft, havale, mevduat ve hesap açtirmaya kadar tüm temel bankacilik ürünlerini genis bir yelpazede sunabilen bir "finansal süpermarket" olarak müsterilerine hizmet etmeye basladi. Bankacilik sektöründeki rehabilitasyon çalismalari ve ekonomideki bankacilik islemlerinin genel olarak artmasiyla birlikte yabanci bankalarin sektördeki payinin artmasi, bankamizin 2002 yili beklentileri arasinda yer almaktadir. Diger beklentiler ise söyle özetlenebilir: Türk bankacilik sektörü büyüme potansiyeline sahiptir. Ancak sektörde halen kapasite fazlasi ve ekonomik olmayan büyük rakipler bulunmaktadir. Sektör, büyüme potansiyelinden yararlanmak isteyen büyük global oyuncularla rekabet edecektir. Dolayisiyla, verimli bankalar piyasadaki varliklarini kârli bir biçimde sürdürebilecektir. Türk bankalari, basari için "kritik ölçege" sahip olmalidir. Bunun için de satin alma ve birlesmeler artmalidir. Ayrica; Garanti Bankasi olarak, müsterilerinin on-line ihtiyaçlarini karsilayabilen bankalarin lider olacagina; sunulan on-line hizmet ve ürünlerin, verimlilik açisindan önemli bir rekabet avantaji haline gelecegine ve kriz sonrasi dönemde, bankacilik sektörü aktiflerinin ve ortalama banka aktiflerinin büyüyecegine, banka sayisinin azalacagina, kamu bankalarinin piyasa payi düserken, yabanci bankalarin piyasa payinin satin almalar vasitasiyla artacagina inaniyoruz. Her müsteri kesimine özel subelerle hizmet veren, perakende bankacilik alaninda güçlü, Internet ve telefon bankaciliginda lider, yatirim fonlarinda öncü, kredi karti müsteri sayisi ve yeni ürünleri en hizli artan banka olan Garanti; kurumsal ve ticari bankacilikta güçlü, menkul hizmet saklama hizmetlerinde öncü, nakit yönetiminde lider, seçkin müsteri portföyüne sahip, PTT ödeme sistemi mevcut ve köklü bir geçmise sahip Osmanli Bankasi ile birleserek, bütün bu üstünlükleri bünyesinde bulunduran bir banka haline geldi. Bunun sonucunda Türkiye'nin en büyük özel sektör bankasi haline gelen Garanti, 2002 yilinda, birlesmeden dogan sinerjiyi kullanarak her alandaki pazar payini artirmayi, özellikle de bireysel bankaciliktaki payini yükseltmeyi hedefliyor.
Activeline gazetesi'nin,Pamukbank’ta 1990’dan beri yönetim kurulu üyesi ve 1995’ten beri de Genel Müdür olarak görev yapan ve bankacilik mesleginde 35 yilini tamamlayan Sayin Orhan Emirdag ile yaptığı röportajıdır.
SORU: Uzun yillar tecrübe kazanmis bir yönetici olarak Türkiye’de bankacilik sektörünün geçmisini, mevcut yapisini ve isleyisini genel hatlariyla degerlendirir misiniz? Bankacilik sektörünün kritik sorunlari ve bu sorunlarin çözümü konusunda önerileriniz nelerdir?
Bence esasinda bugünlerde bankaciligin en önemli konusu paragdimalarin degismesi gereken bir asamaya giriyor olmamiz. Yüksek enflasyon ortaminda alinan kararlarin, verimlilik hesaplarinin ve bu verimlilik hesaplarina göre olusturulan bankacilik uygulamalarinin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Ben biraz 1980 öncesi nesilden kalan bir yönetici oldugumdan, daha dogrusu 1980’den önceki dönemi daha çok denetim tarafinda geçiren bir yönetici oldugumdan enflasyonsuz ortami da hatirliyorum. Daha faiz rekabetinin olmadigi, enflasyonun en çok %10’u biraz astigi, ama genellikle tek haneli rakamlarda seyrettigi dönemlerdi. O dönemlerde inceledigimiz bankalarda, sonraki dönemle karsilastirildiginda en çarpici farklilik kar zarar cetvellerinde faiz gelir ve giderlerinin payinin yaklasik %50’ler seviyesinde ya da biraz üzerinde olmasi; yani bankalarin faiz disi giderleri ile faiz disi gelirlerinin kar-zarar rakamlari içinde %40-50’lerde seyretmesiydi. O dönemin kosullarinda hatali yatirim kararlari alanlarin bunun yüklerini tasidiklarini ve bunun kar zararlarina yansidigini, hatta mali bünye sorunlarini olusturdugunu o denemin Bankalar Yeminli Murakibi olarak gözlemlemis olan bir insanim. 1980’den sonraki dönemde yüksek enflasyon esasinda her seyin üstüne bir tül de örttü. Reel faizlerin asiri yüksek oldugu, kümülatif faizlerin %100’ün üstünde seyrettigi, hatta %120-150’lere çikabildigi dönemler gerek faiz gelirlerinin, gerek faiz giderlerinin kar zarar cetvellerindeki nispi önemini çok artirdi. Bu agirliklar %90-95 seviyesine geldi. Dolayisiyla faizde dogru pozisyon alanlar, kaynak toplamada, döviz pozisyonu tutma ve açik pozisyon imkanin yarattigi karlilik olanaklarindan yararlanabilme belirleyici oldu. Faiz gelirleri ve giderleri bankalarin kar-zararlarini çok daha fazla etkilemeye basladi. Bunun dogal bir sonucu olarak da pozisyon almayi bilen, bundan yararlanmayi bilen, fon yöneticisi tipli bankacilar son dönemde ön plana çikti. “Enflasyon tülü” böylece bankacilikta faiz-döviz operasyonlari disindaki alanlara olan ilgiyi büyük ölçüde azaltti. Yine 1980 öncesindeki dönemde bankalar için büyümek ancak sube açmakla mümkündü. Özellikle 1973’ten baslayarak 1980’e kadar olan dönemde bankalarin yogun bir subelesmeye gittiklerini görmekteyiz. O subelerin yatirim kararinin dogru olup olmadigi sonradan çok tartisildi ve bankacilik sistemine getirdikleri yükler uzun yillar tasindi. Türk bankaciliginda, 1980’lerin sonunda ve 1990’larin basinda yüksek enflasyona ragmen bu verimsiz subelerin ayiklandigi bir süreç yasandi; pek çok sube kapatmalari gözlendi. Bunda Türkiye’nin o dönemde disardan oldukça iyi fiyatlarla ve büyük rakamlarla borçlanabilmesi ve içerden borçlanmanin maliyetinin nispeten yüksek kalmasi etkili oldu. Içerden fon toplayan bu subelerinin karliliklarinin istenen düzeyde olmamasi nedeniyle alinan bu kararlar dogru kararlardi. Fakat 1994 sonrasinda Türk bankacilik sisteminin tekrar bir maliyetli yapiya dogru döndügü görüldü. Disardan borçlanma olanaklarinin daralmasiyla beraber yine iç piyasaya dogru bir yönelis oldu. 1994 Krizinin neden oldugu bu dönüsüm, daha önce Türk bankaciliginda bir ölçüde de olsa var olan farklilasmayi ortadan kaldirdi. Daha önce az subeli bankalar grubu vardi ve onlar daha çok ihtisas bankaciligi yapmaya çalisiyorlar, disardan iyi rakamlarla da borçlandiklari için iç piyasadaki fonlara tabi olmak durumunda kalmiyorlardi. Bir de tam tersi sekilde yogunlasan çok subeli bankalar vardi. Iki grup kendine göre bankaciligi farkli usullerle yapiyorlardi ve bir denge olusmustu. 1994 sonrasinda disardan fon bulma olanaklarinin daralmasi az subeli bankalarin da içeriye dönmelerine ve iç fonlara talip olmalarina yol açti. Öncelikle, disardan fonlamanin açigini bir an önce kapatabilmek için faizleri yükselterek daha sonra da sube açarak rekabet yapma yolunu tercih eden bu bankalar dolayisiyla tekrar bir subelesme görüldü. Ancak unutmamak gerekir ki bir bankanin kulvar degistirmesi çok da kolay degildir. Eskiden kendilerine göre bir kulvarda giden orada basarili olan bu bankalar arasindan -hepsi degil ama bir kismi- bu kez büyümeye büyük banka olamaya soyundular. Bu arada bireysel bankaciligin da moda olmasiyla bu trend hizlandi. Zira “bireysel bankacilik için müsteriye yaklasmak, bunun için ise subelesmek lazim” gibi bir mantik yürütmenin sonucu olarak böyle bir genel politika ortaya çikti. Ama bir bankanin sube adedi bir yilda elliden yüze ya da yetmisten yüz otuza, yüz kirka çikiyorsa ben bunu riskli bulurum. Burada ortaya çikan iki risk olabilir. Birincisi, biraz da prestij unsuru olarak görülen pahali dekorasyonlu subelerin getirdigi maliyet yükünün dönemin yüksek enflasyon ve yüksek reel faiz kosullari sebebiyle gerçekçi biçimde hesaplanmamis olmasi; ikincisi buralara eleman bulmak için bu kez bankacilik sistemin tümünü etkileyen sonuçlari olan bir transfer politikasi izlenerek çok yüksek ücretlerle eleman transfer edilmesidir. Öte yandan, yine bu bankalarin iç pazara girmeleriyle bankacilik hizmet ve komisyonlarinda olusan ve bana göre normal sinirlari asan bir asagi baski rekabeti de dogdu. Özellikle teminat mektubu komisyonlarinin bu alana yeni giren bazi bankalar dolayisiyla anormal ölçüde düstügü gözlendi. Bankaciliga basladigim yillarda, kredi faizlerinin %10-11 oldugu dönemlerde teminat mektubu komisyonlari azami %4 olarak belirlenir ama fiiliyatta %2 olarak uygulanirdi. Simdi ise özellikle ihale teminat mektuplarinda bindelerin, on bindelerin konusuldugu bir döneme gelindi. Oysa, teminat mektubu komisyonunu sigorta primi olarak görsek, bu primle hiçbir sigortaci bu teminat mektuplarini sigorta etmek istemez. Sonuç olarak bir taraftan hizli subelesme ve yüksek ücret politikasi sebebiyle faiz disi giderlerin arttigi, diger yandan da komisyonlar örneginde belirttigim gibi gelirlerin azaldigi bir rekabet ortami dogdu. Burada tehlikeli olan, asiri yüksek reel faizler dolayisiyla faiz disi gelir-gider yapisindaki ciddi bozulmanin hissedilmemesidir. Yani sanildiginin aksine yüksek reel faizlerden en fazla zarar görenlerin basinda bankacilik sektörü gelmektedir. Bu dönemde bankacilik sisteminin büyük ölçüdeki karliliginda zorlanan açik pozisyonlar ve zorlanan açik pozisyonunun karsiliginda plasman yerine kamu kagidi alma seklinde isleyen sistemin etkili oldugu bir sir degil. Bu isleyis giderek bankaciligin asli faaliyetlerinin yerine geçti Yalniz burada sirasi gelmisken kamuoyunda zaman zaman rastladigimiz önemli bir yanlisi düzeltmek isterim: Bankalarin TL mevduat toplayip onunla kagit aldiklari ve oturduklari yerlerde büyük paralar kazandiklari seklinde bir kanaat var ki bu yanlis. Bankalarin TL. mevduat maliyetleri ile kamu kagidi getirisi arasinda tam tersine negatif bir fark var. Dolayisiyla bu dönemin kosullarinda kamu kagidi faizlerinin yüksekligi döviz pozisyonu açan ya da öz kaynaklari güçlü olan bazi bankalar için belki yüksek bir karlilik orani yaratti ama öz kaynaklari çok güçlü olmayan bir kisim bankalar yüksek reel faizlerden oldukça önemli ölçüde olumsuz etkilendiler Burada tabii ki kamu bankalarinin da yüksek reel faiz ödüyor olmalarinin büyük etkisi vardi. Yani sadece Hazinenin devlet iç borçlanma senetleri yoluyla yaptigi borçlanma degil, kamu bankalarin kamunun ihtiyacini karsilamak için yüksek reel faiz ödemeleri de bu isleyiste etkili olmustur. Tabii burada kamu bankalarini suçlamak dogru degil, onlar da kendilerine verilen görevleri yerine getirmek için bu yola gitmislerdir. Yüksek reel faizlerin bankacilik üzerindeki bir diger olumsuz etkisi de TL mevduat kaynaginin pahalilasmasina ve bu kaynaklarla yapilan plasmanlarin ya karlilik problemlerine ya da geri dönüs problemlerinin yasamasina neden olmasidir. 1998 yilinda hem dis ekonomide yasanan krizler hem de iç piyasalardaki durgunlugun da etkisiyle bu geri dönüs problemleri had safhaya çikmis ve bazi bankalar için tehlikeli boyutlara varan bir tahsili gecikmis alacaklar yükü ile bu zamana kadar gelinmistir. Simdi yeni bir döneme giriyoruz. 2000 yili ümit verici bir dönem. Bugün bence bankacilik sektörüne simdiye kadar yaptigimiz degerlendirmenin çok farkli sekilde yapilmasini gerektiren bir ortami yarattigini fark etmek ve yeni döneme uygun yeni stratejileri belirlemek büyük önem tasiyor. Bir kere kamu kagidindan ve açik pozisyondan büyük karlar elde etmis olan bazi bankalarin eski karlari elde edemeyecegini görebiliyoruz. Bu yil için izlenen kur politikalari ve bu faiz oranlari ile eskisi kadar olmamakla beraber açik pozisyonda hala bir kar marji var ama hele hele 2001 yili ve daha uzun vade düsünülecek olursa bu isleyisten para kazanma imkani kalmayacak. Dolayisi ile bankacilik asli fonksiyonlarina dogru dönecektir. Karlilik temel bankacilik faaliyetlerinden saglanacak, bunun için de gerçek krediler, bankacilik hizmet ve ürünlerinde kalite ve özellikle de bireysel bankacilik ön plana çikacak. Bankacilik sektörü nasil etkilenecek dendiginde farkli kulvardaki bankalarin farkli sekilde etkilenecekleri kanaatindeyim. Eskiden çok fazla kar etmis bankalar ayni ölçüde kar etmeyecekler, daha makul karlara ve dünya standartlarinda kabul edilebilir kar oranlarina inecekler. Buna mukabil, yüksek reel faizlerden olumsuz etkilenen bazi bankalarin da durumu bence iyilesecek ve olumsuzluk bir ölçüde ortadan kalkacak. Bir baska deyisle sektöre denge gelecek. Faizlerin kar zarar cetveli üzerindeki belirleyici etkisinin azalmasi maliyet kavramini öne çikaracak ve faiz disi giderlerin faiz disi gelirlerle karsilanabilmesi kritik bir önem kazanacak.
SORU: Makroekonomik kosullardaki son gelismelerle birlikte bankalarin farkli bir fiyatlandirma stratejisi izlemeye baslamak zorunda olduklari yorumlarina katiliyor musunuz? Bu gelismeler Türkiye’de bireysel bankaciligi nasil etkileyecek? Siz Pamukbank olarak ne gibi hazirliklar yapiyorsunuz?
Geçmiste özellikle bankacilik hizmetlerinde çok büyük komisyon indirimleri yapildi. Söz konusu indirimler bazen hesapsizca yapilsa da temelde dayandiklari nokta, vadesiz mevduatin bankaya getirisinin yüksek olmasiydi. Dolayisiyla belirli ortalama saglayan müsterilere bedava hizmet sunulmasi ya da belirli islemlerin mevduatin belirli süre bankada kalmasi karsiliginda yapilmasi mümkündü. Örnegin biz; paranin yedi gün bizde kalmasi karsiliginda Türksel tahsilatini bedava yapiyoruz. Vergi tahsilatinin yapilmasina aracilik eden bankalardan biriyiz. Orada da yaptigimiz anlasma üç gündür, yani üç gün sonra parayi devrediyoruz. Keza maas ödemelerinde de ayin on besinde yaptigimiz kamu maasi ödemelerini biz iki is günü önce aliyoruz. Bu sistem henüz degismedi ama mutlaka degismeli ya da alternatif tahsilat yöntemlerinin gündeme gelmesi söz konusu olmali. Biz kasadan tahsilat yerine bu kez baska tahsilat yöntemlerini degerlendirmeye çalisiyoruz. Esasinda Türk bankacilik sistemindeki bankalarin bir kismi -ki biz de bunlardan biriyiz- alternatif dagitim kanallari stratejileriyle enflasyonsuz bir dönemde bankacilik hizmetlerinde maliyet düsürme hazirligi içinde oldu. Internet bankaciligi, call center, canli telefon bankaciligi uygulamalari, sube bankaciliginin nispeten daha maliyetli olmasi sebebiyle bugün de yararlanilan kanallardir ama daha çok gelecege yönelik uygulamalardir ve daha çok önem kazanacaklardir. Bundan sonra herkes maliyet tarafini çok iyi ölçmek ve maliyetlerini indirmek zorunda. Aksi taktirde 1980 öncesinde bazi bankalarda oldugu gibi indirect giderlerin payinin %50 yaklastigini görecegiz ki bu normal bir yapi degil. Pamukbank olarak biz, sube genel degerlendirme raporlarimizda son dönemde faiz disi gelirlerin faiz disi giderleri karsilama orani diye bir orani sürekli inceliyoruz ve bunun trendini takip ediyoruz. %50’lere yaklasan indirect giderlerle karliligi sürdürebilmek onun karsiliginin faiz disi gelirlerle saglanabilmesine bagli. Bunlarin ikisinin birden gerçeklesebilmesi ise kolay degil. Bir taraftan faiz disi gelirleri artirmamiz lazim ama rekabet edebilmek için de bankacilik islemlerinde baskalarindan daha pahali tarife uygulayarak artirma yoluna gidemezsiniz. O zaman bunun gider tarafini da azaltmak ve etkin hale gelmek lazim. Etkin hale gelmenin yöntemleri sube is akislarinin gözden geçirilmesi, bir takim islemlerin merkezilestirilmesi ve dagitim kanallarinin gelistirilmesidir. Öte yandan konunu bir de müsterilerle ilgili yönü var. Ürünleri tek tek ele alirsak, yani havale tarifem budur teminat mektubu tarifem budur diyerek farkli tarifeleri herkese uygulayip her bir üründen kar etmeyi hedeflerseniz rekabet ortaminda müsterilerle çok genis bir alanda çalismaniz imkani yoktur. Ürün karliligini esas alarak fiyatlandirma yaptiginiz zaman müsteri de sizin ucuz yaptiginiz hizmeti size yaptirmak bir baskasinin ucuz yaptigi hizmeti de oradan almak yoluna gidebilir. Bu bakimdan bir kavram degisikligi yapmak ve ürün karliligindan müsteri karliligina dogru gitmek gerekiyor. Toplam müsteri karliligi size pozitif sonuç veriyorsa o müsteriyle çalismaniz gerekiyor. Bu durumda müsteri ile olan iliskilerinizde bazi ürünlerde zarar etmeyi göze alabilirsiniz ama bazi ürünlerden çok daha fazla kar ediyorsunuzdur. Bu da bilgi islem alt yapisi bakiminda saglam bir veri tabanina sahip olmanizla, veri ambari projeleri denilen yönetim bilgi sistemleri sayesinde mümkün. Pamukbank olarak bu noktaya geldik Ürün karliligi, müsteri karliligi, her bir müsteri iliskileri yöneticisinin sorumlu oldugu müsteriler toplulugunun karliligi ve giderek sube, merkez ve banka karliligina dönüsen bir agaci olusturmaya çalisiyoruz. Bunu herkes yapmak zorunda yoksa bir bankanin tek basina basarmasi yeterli degil. Zira siz; “bütün faktörleri iyi hesapladim dolayisiyla benim tarifem budur.” dediginizde öbür tarafta da bir diger banka bu yönde bir çalismasi olmadan çala kalem yaptigi hesaplara dayanarak sizin fiyatinizin yarisina, bir digeri de üçte birine yapiyorsa, siz sapkanizi önünüze koyup kisa vade uzun vade hesaplari yapmak zorunda kalacaksiniz.
SORU: Bu durum bankaciligin piyasa yapisindan mi kaynaklaniyor sizce?
Onun da etkisi var ama daha önemlisi bankalarin teknoloji seviyelerinin esit olmamasi. Bankalarin esit teknolojik seviyeye ve esit mantaliteye gelmeleri çok önemli. Yani hem herkesin de homo economicus olmasi, kendi yararini rasyonel biçimde görebilir olmasi hem de teknolojik olarak bu menfaati hesaplayabilir ve ölçebilir durumda olmasi lazim. Bunu sagladiktan sonra da elbette ki herkesin pazar politikalari ve yöntemleri farkli olacaktir ama herkesin o sofistikasyona gelmesi bence benim gelmem kadar da önemli. Aksi halde sinama yanilma yöntemiyle ve dolayisiyla da çok agir maliyetlerle bazi seyleri ögreniyoruz. Her türlü maliyet indirme tedbirinizi almis olarak buldugunuz tarife yüz birimlik fiyati gerektiriyorken rakibiniz o tedbirleri bile almadan elli birim fiyata ayni hizmeti sundugu zaman müsteri dogal olarak ona gidecektir. O zaman siz bunu göze almali miyiz almamali miyiz tercihini bir daha düsüneceksiniz. Iki asama sonra o banka da bu fiyatlarla o islemlerden veya toplamda zarar ettigini görüp düzeltecektir ama o zamana kadar hem kendisi hem de dissallik dolayisiyla siz etkilenmis olacaksiniz. Dolayisiyla bizim hep beraber yeni bir döneme yeni bir bakis açisiyla bakma mecburiyetimiz var.
SORU: Bankacilik sektörü bu ortak sorunlara ortak çözüm arama yoluna gidiyor mu? Bankacilik sektörünün yasal mesleki örgütü olan Bankalar Birligi’ne bu konu ile ilgili olarak ne gibi sorumluluklar düsüyor?
Bu konu Bankalar Birligi’nde tartisiliyor. Bankalar Birligi’nin bu konuda bazi çalismalari oldu. Düsen enflasyon ortaminda bankacilik, ürün ve hizmetlerin fiyatlandirilmasi, maliyet indirme yolundaki tedbirler gibi. Bugün bankalarin maliyetlerini nasil daha asagiya indirebileceklerinin tartisilmasi büyük önem tasiyor. Konuyu iki maddede incelemek mümkün. Birinci yönü; tek tek her bir bankanin maliyetlerini asagiya indirmek için alacagi önlemler olusturuyor. Bunlar; banka içinde verimlilik artislari, daha etkin teknoloji kullanimi ve bunun ötesinde de bazi islemlerin merkezilestirilmesi ve hatta outsource edilmesi -yani nerede daha ucuza yapilabiliyorsa oraya götürülmesi- olarak siralanabilir. Hatta daha öteye götürüldügünde; Bati dünyasinda örneklerini gördügümüz Transaction Bank olarak çalisan, yani herkese ortak hizmet veren banka subeleri modeli söz konusu edilebilir. Dünyadaki ileri bankacilik uygulamalari incelendiginde ölçek ekonomilerinin sagladigi avantajlardan faydalanmaya yönelen çok degisik çalismalar var. Bu örnekler bizim için belli ölçüde uzak görünse bile Türk bankaciliginin çok daha yakin baska verimsizlikleri var. Bugün üye isyerlerine gittigimizde her bankanin bes alti tane POS’inin olmasini ben ciddi bir verimsizlik örnegi olarak görüyorum. Bankacilik sisteminin bu alanda ve bu seklide komisyon rekabeti yapmasinin çok anlamli olmadigini düsünüyorum. Baska ülkelerde böyle anlamsiz sey yok. Bir baska örnek ATM sistemleri olabilir. Biz ATM sistemlerini olustururken paylasimi düsünmedik. Hiç kimseye güvenmedigimiz için teknoloji kullaniminda da Amerika’yi yeniden kesfederek her birimiz kendi sistemimizi kendimiz uzun uzun gelistirdik, ayri ayri pazarliklar ettik. Sonunda da ATM’leri yan yana dizdik. Korkarim Türkiye bir ATM ve bir POS mezarligi haline geliyor, bu da yillarini bu sektöre vermis bir yönetici olarak beni üzüyor. Ikinci yönü bu kez ücret ve komisyon uygulamalarinda en azindan bir takim ortak tarifelerin, daha dogrusu ilkelerin belirlenmesidir. Belki Bankalar Birligi olarak ortak tarifeye girmek sakincali olabilir ama buna mukabil, müsteri verimliligi bazinda indirim yapilabilecek bir yapinin olusturulmasi ve gereken esnekliklerin saglanmasi sartiyla tarifelerle ilgili genel çerçeveyi belirleyen ilkeler olusturulabilir ve bence bu gereklidir. Bence bugün, özellikle bireysel bankacilikta müsteriye Bati standartlarinda hizmet sunuyoruz. Sektör olarak teknolojiye çok büyük yatirimlar yaptik. Ama bu yaptigimiz yatirimlara karsilik, sundugumuz hizmetlerde hemen hemen hiçbir ücretin alinmadigini görüyoruz. Bir örnekle konuyu açmaya çalisayim: Bankalar genellikle banko ile karsilastirildiginda ATM’lerin daha düsük maliyetli bir alternatif dagitim kanali oldugunu düsünürler. Sube açiksa içerdeki bankoya gelmek yerine subenin açik oldugu saatte ATM’den bir islem yapilmasi para çekilmesi tercih edilen bir sey. Ama subenin kapali oldugu saatlerde de biz 24 saat bankacilik sunuyoruz. Hatta Istanbul’da hesabi olan birisi Bodruma gidiyor. Gece saat üçte Bodrumda parasi bittiginde ATM’den gidip gayet rahatlikla para çekiyor ve yine hiçbir ücret ödemiyor. Oysa Batida birçok banka kendi subesi hariç ATM islemlerinden de ücret alabiliyor. Tabii bu ücret herkesten alinir demek de yanlis, mevduat ortalamasina ve müsteri karliligina bakilmaksizin ücret alinmiyor. Vadesiz tasarruf mevduatinda belirli ortalamasi olan kisinin elbette ki belirli mesafelere kadar ATM’lerde yapacagi islemler ileride de ücretsiz olabilir. Ama en düsük mevduat müsterisi ile en yüksek mevduat müsterisine ayni hizmeti en uzak mekanlarda ücret almadan ayni sartlarla sunmak yanlis. Dedigim gibi müsteri verimliligi konusunda bulunan uluslar arasi standartlar böyle Biz de bu uygulamaya uyum saglamak zorundayiz. Bu bakimdan, bu ortak bilincin saglanmasina yönelik olarak Bankalar Birligi’ne büyük görev düsüyor.
SORU: Uluslararasi bankacilikta, bir süredir hizli bir birlesme süreci yasaniyor. Üniversal bankacilik anlayisinda ve finansal hipermarket yapisinda faaliyet gösteren devler doguyor. Türkiye’nin AB ile her alanda entegrasyon arayislarinda oldugu bu dönemde Türk Bankaciligi’nin bu trendden nasil etkilenecegini düsünüyorsunuz?
Dünyadaki uygulamalara baktigimizda birlesmelerden çok önce operasyonel islemlerin outsource edilmesi ya da ayni gruba mensup bankalar arasinda ortak operasyon merkezleri kurulmasi seklinde bir trend göze çarpiyor. Biz de operasyonel verimliligi artirmaya yönelik çalismalarimizda üç konu belirledik. Birincisi; banka içinde basit düzeltmelerle, is akislarinda hizli kazanimlar saglamaya yönelik önlemler, ikincisi ileri teknoloji kullanimi, üçüncüsü de merkezilestirilmis operasyon. Merkezilestirilmis operasyon süreci; sizin kurum bünyesinde daginik operasyon merkezleri kurmanizdan baslayan ve giderek bütün operasyonlarinizi tek bir merkezde toplamaya giden, daha da ötesinde bunu gelistirerek sadece sizin yararlanacaginiz degil disariya da hizmet verebilecek bir operasyon merkezi haline getiren bir seyir izliyor. Bizim bu yöndeki çalismalarimiz sürerken bir taraftan da grup içinde Yapi Kredi Bankasi’nin da operasyon merkezi anlaminda büyük bir yatirimi vardi. Simdi benzer gruplardan Dogus grubunun da üç bankanin operasyonlarinin merkezilestirilmesi ve böylece verimliliginin artirilmasi gibi çalismalari var. Bu zor bir çalisma. “Neleri ortak yapabiliriz? Nerelerde onlarin var olan yatiriminin içinde ilave bir yatirima gerek olmadan kurulu sistemden yararlanma imkani vardir? Neleri bizim ayri yapmamiz gerekir?” gibi sorulara cevap bulunmasi icap eder. Su anda tam degerlendirme asamasindayiz.
SORU: Bu çalismalar ilerideki muhtemel bir birlesmenin isareti midir?
Hayir onu öyle görmemek lazim. Sürdürülen, operasyonel verimlilik açisindan Batida da çok önceden yapilmis örneklere benzer bir çalismadir. Banka birlesmeleri daha farkli bir kavram. Banka birlesmeleri dünyada operasyonel verimlilikten daha çok rekabet gücünü arttirmaya yönelik olarak gündeme gelen bir konu. Bankacilik bilindigi gibi oligopol piyasa özellikleri tasir. Böyle piyasalarda agirlik sahibi olan fiyat belirleyici hale gelir, rekabet gücü artar. Baktiginizda dünya siralamasini degistirecek ölçekte banka birlesmeleri oluyor. Bu süreçte yine piyasanin özelliklerinden dolayi rakiplerinizi izleme mecburiyeti var. Rakipleriniz birlesip dengeyi ve siralamayi sizin aleyhinize bozarsa siz de büyümek için birlesme yoluna gidersiniz. Nitekim dünyada da böyle luyor. Yalniz bunu yaparken verimlilik ya da etkinlik açisindan da uygun mixlerin yakalandigi haller var. Örnegin; National ile Bank of Amerika birlesmesi böyledir. Bank Of Amerika A.B.D.’nin bati bölgelerinde bayagi önemli yeri olan bir bankaydi. National ise son yillardaki birlesmelerde dogunun bayagi büyük bankalarindan biri oldu. Ikisi birlestigi zaman hem Amerika’daki eyalet sistemi çerçevesinde etkinligi artiran hem de büyüklük olarak dünyanin büyük bankalarindan biri olan bir kurum ortaya çikti. Isterseniz buna cografi etkinlik de diyebiliriz. Diger yol bankaciligin farkli alanlarinda ihtisaslasmis olan bankalarin birlesmesiyle çok daha genis bir faaliyet alanini kapsayan ve bütün alanlarda basarili olan ünitelerin olusturulmasi var. Universal bankaciligin giderek önem kazandigi yasadigimiz dönemde, bu, bazi banka birlesmeleri için etkili olan bir yol. Hatta bu günlerde çok daha degisik kombinasyonlar da olabiliyor. Enteresan bir örnek, Ispanya’da Banesco ile Telefonika’nin, yani bir telefon sirketi ile bir bankanin birlesmesi. Ileride Turkcell ile YKB veya Pamukbank birlesir mi? Ortaya ne gibi bir sey çikar? Bugün Türkiye henüz bu ufuk açikligina sahip degil Hatta yapi olarak da mevzuat açisindan da bu tür birlesmelere imkan veren bir ortam yok. Ama dünya son derece hizli degisiyor. Bugün bireysel bankacilik, elektronik ticaret, telekomünikasyon, perakendecilik yan yana geldiginde farkli bir bankacilik türünü dogurabilir. Bütün alanlarin ve kurumlarin sekil degistirerek birbirine yaklastigini görüyoruz. Ileride böyle bir birlesme muhtemelen olacaktir. Bazi birlesmeleri bugün için hayal etmek bile kolay gelmeyebilir ama ileride bunlar yasanacaktir. Türkiye’de banka birlesmelerini zorlastiran faktörler var. Cografi olarak hepimiz Istanbul’da toplandik. Izmir’de ihtisaslasmis bir banka ile, örnegin eskinin Egebank’i orda iken Istanbul’un bir bankasinin birlesmesi cografi açidan anlamli olurdu. Ama Yasarbank da Egebank da artik birer Istanbul bankasi oldular. Sube sebekelerimiz de birbirine benziyor, çok farkli degil. Ihtisas bankaciligi da hemen hemen kalmadi gibi bir sey. Onun için Batili anlamda bu tür sinerjiyi artiracak birlesmeler pek kolay degil. Ikincisi banka lisansinin bir degeri var. Oysa iki bankayi yan yana getirdiginizde, birlestirdiginizde o lisans degerini yok ediyorsunuz. Iki bankanin subelerinin bir kismi da paralellikten dolayi kapatilacak hale geliyorsa bir arti birin üç degil hatta iki bile etmedigi, bir buçukta kaldigi bir durumla karsilasiyorsunuz. Bundan dolayi bugün için sektör içi birlesmeler açisindan çok elverisli bir ortamin var olmadigi kanaatindeyim. Ama öte yandan, Türk bankaciliginin toplam aktif toplami dünya standartlarinda oldukça küçük. Dolayisiyla, iç birlesmeler için uygun ortam olmamakla birlikte disarida ki bazi yabanci bankalarla birlesmek ya da ortak almak gibi yöntemlerle disariya açilmayi da mümkün kilacak tarzda birlesmelerin olabilecegini düsünüyorum. Bizim grubumuz konusuna dönecek olursak, operasyonel isbirligi giderek YKB ile Pamukbank’i yavas yavas birlesme noktasina getirir mi? Bunlar stratejik kararlardir. YKB ile Pamukbank yan yana geldiginde Türkiye’nin en büyük bankasini olusturabiliyor. Ama bugün için böyle bir durum söz konusu degil zira çok mantikli degil. Ilerde bes sene sonra olur mu? O zamanin kosullarinda bakmak lazim. Belki de bes sene sonra bu isin içine bir de diger telekomünikasyon sirketleri ve diger kuruluslar dahi girebilecek noktaya gelinebilir.
SORU: Pamukbank; internet bankaciligi konusunda Türkiye’nin öncüleri arasinda, kredi kartlarinda ikinci sirada, diyalog en büyük call center ünvanini kazandi. Bankanin yönünün bireysel bankaciliga dogru oldugu açikça görülüyor. Bu tercihin altinda yatan nedir?
Gelecegin bankaciligi projesinde bireysel bankacilik alanina yönelik özel bir çalisma yaptik. Bu çalismanin gösterdigi sonuçlardan biri, Pamukbank olarak bizim, mevcut durumda bireysel bankaciligi yeterince iyi yaptigimiz. Türkiye’de düsen enflasyon bireysel bankaciligi daha karli hale getirecek. Geçmiste bankacilik sistemi için bireysel bankacilik öyle iddia edildigi kadar çok karli degildi. Özellikle üye is yeri karliligi hiç yoktu Türkiye’de kredi kartlarinda kredi karti kullanicisi kredi kullanirsa kar etmek mümkündü. Bati ile karsilastirildiginda Ticari kredilerle bireysel kredilerin karliligi arasinda batida yakalanan marjlar yoktu. Gerçi Batida da rekabet artti ama ticari kredilerin faizlerinin tek haneli rakamlarda oldugu ülkelerde bireysel kredi faizlerinin ya da kredi kartinin kredilendirilmesinden olusan faizin %20’ler ya da biraz üzerinde yani oldugunu görüyor idik. Rekabetin etkisiyle bu marj daralmakla beraber kurumsal ve ticari bankacilikla bireysel bankaciligin islemleri arasinda faiz orani bakimindan yine de epey bir fark var. Tabii ki bu farkin tümü kar degil, bireysel bankaciligin banka açisindan islem maliyetlerinin daha yüksek oldugunu yani maliyetlerinin farkli oldugunu da dikkate almamiz lazim. Türkiye’de böyle bir karlilik avantaji olmamasina karsin faaliyet alanlari arasindaki dagilimlar ve yatirimlar, daha çok gelecege yönelik olarak planlandi. Zira ileride bireysel bankaciligin ve perakendeci bankacilik iliskilerinin öneminin artacagi, bununla beraber teknoloji kullaniminin da agirlik kazanacagi gözüküyor. Bugün herkes o alana giriyor. Rekabetin avantaji orda gözüküyor. Fakat biz Pamukbank olarak biraz farkli bir yerdeyiz. Biz besinci büyük özel bankayiz ama bireysel bankacilikta ilk üçte olduk. Ama durmak mümkün degil. Bir taraftan yeni ürünler bir taraftan da teknoloji destegiyle bireysel bankacilik alaninda da ilerlemek durumundayiz. Biz herkesin bireysel bankaciliga daha az yöneldigi dönemlerde bireysel bankaciligi daha iyi yaptigimizi düsünüyoruz. Su anda öncelikli hedefimiz bu yönelimimizi birakmamak, dolayisiyla bulundugumuz yeri koruyarak farkli alanlara girmek seklinde. Bu arada subelerimizin kalabaliginin yol açtigi sorunlarin çözümü için düsündügümüz yöntemler arasinda, bu subeleri verimlilik açisindan ölçerek gerekirse tahsilat islemlerini tahsilat merkezlerine kaydirmak da var. Bunun yani sira uydu sube uygulamasina ve alternatif dagitim kanallarina agirlik verecegiz.
SORU- Sizce önümüzdeki dönemde (kisa vadede ve uzun vadede) bankacilikta rekabetçi üstünlügü belirleyecek en önemli faktörler neler olabilir? Pamukbank’a mevcut durumda rekabet avantaji saglayan alanlar nelerdir? Pamukbank bu çerçevede sahip oldugu rekabetçi avantaji sürdürebilmek ve yeni üstünlük alanlari saglamak için neler yapmayi planliyor?
Iki yildir McKinsey ile gelecegin bankaciligi projesi adi altinda bir çalisma yürütüyoruz. Bu bir anlamda 2000’li yillarin bankaciligina hazirlikti ama bir anlamda da düsen enflasyona hazirlik çalismasiydi. Bu çalismanin dört ayagi var. Daha etkin ve müsteri odakli bir organizasyon yapisi birinci ayagi. Bu müsteri segmentasyonuna dayaniyor ve farkli yerlerde farkli subelerle farkli müsteri tiplerine hitap etmeyi öngörüyor. Kurumsal bankacilik alaninda “ilk bin” dedigimiz firmalara bes adet olarak planladigimiz ve kurumsal bankacilik merkezleri dedigimiz Türkiye’deki ünitelerden hizmet sunacagiz. Oradaki ürün çesitlenmesi, müsteriye yaklasimlar, pazarlama stratejileri ve performans kriterleriyle diger pazarlama elemanlarinin standartlari biraz farkli olacak. Bunun bir altinda ise ilk binden sonra gelen, yaklasik 250 bin dolarin üstünde kredi kullanabilecek durumda gördügümüz genis müsteri topluluguna yönelik alana ise ticari bankacilik diyoruz. Bu kesime de 30 civarinda ticari bankacilik merkezimizden hizmet sunmayi planliyoruz. Bunlar subenin üstündeki biraz daha genis bir alanda kurulacak. Operasyon subede kalirken yukarisi daha çok pazarlama agirlikli olacak. Ticari bankacilik merkezlerinin ayri bir yöneticinin sorumlulugu altinda örgütlenmesi ve pazara çok etkin girmesi planlaniyor. Farkli stratejik alanlarin farkli genel müdür yardimcilarina bagli olmasi dogrudan sorumluluk mantigini getiriyor ve performans ölçümü de ona dayaniyor. Biz bireysel bankaciligi da; bir gerçek bireylerle ilgili yapilan bankacilik, ikincisi girisimci bankacilik dedigimiz küçük ve orta boy isletmelere yönelik olan bankacilik olarak ele aliyoruz. Bu ikinci grup, bizim eskiden sube yetkisindeki veya bölge yetkisindeki kredi dedigimiz kredinin mantigi içinde, biraz daha farkli ürün paketleriyle, biraz daha sistem destekli, daha yaygin ve eskiye göre çok daha hizli cevap verebilecek ama bu arada standardi artiran, risk ölçümünü daha iyi yapan ve merkezilestiren bir yapida olacak. Bir de özel bankacilik dedigimiz daha üst gelir grubuna sundugumuz özel ürünlerin ve hizmetlerin yürütüldügü merkezlerimiz var. Bu ikinci ayagin en önemli noktasi etkin performans ölçümü dedigimiz ve içinde ürün karliligi, müsteri karliligi, müsteri iliskileri yöneticisi karliligi, sube karliligi gibi bilesenlerin bulundugu yeni ölçme ve degerlendirme metodolojisi. Üçüncü ayak ise kredi süreçlerinin yeniden degerlendirilmesi ve risk yönetiminin farkli bir bakis açisindan yürütülmesi. Biz bunu kredilendirmede risk yönetimi olarak planlamistik. En tepede makroekonomik gelismeler, sektör gelismeleri, sektörden asagi inildigi zaman firmalarimizdaki muhtemel gelismeler ve bunun firma düzeyindeki raporlarla standart hale getirilmesi bu sürecin asamalari. Bu ayni zamanda son günlerin öncelikli gündem konusu. Dünyada risk yönetim merkezleri kavrami var. Risk yönetimi sadece kredi riski degil diger riskleri de ayri ayri ve kredi riskine olan etkileri itibariyla toplulastirilmis olarak ölçmek ve buna uygun yönetim stratejilerini belirlemeyi içeriyor. Batidaki Chief Credit Officer kavramina paralel olarak yöneticimiz kredi politikalarini belirlemek, yönlendirmek ve yönetmekten sorumlu olacak. Diger birimler bu politakalara göre kredi verecekler. Bu sistem gelismeleri yakindan izleyen, olusan ve degisen riskleri ölçen ve buna göre de yeniden degerlendirerek gereken kararlari zamaninda alan bir yapiyi ortaya çikarmayi planliyor. Projemizin dördüncü ayagi operasyonel verimlilik. Operasyonel verimliligin temeli “düsen enflasyonda gelir-maliyet dengelerini yeniden olusturmak banka karliligi için en önemli unsur haline gelecek, biz bunu bir an önce yapmaliyiz” mantigina dayaniyor. Aslinda kurumsal ve ticari bankacilik dedigimiz merkezlerde yürütecegimiz bankaciligi da simdiye kadar gayet basarili bir sekilde yapiyorduk. Ama bu yeniden yapilanma ile bugünkünden daha iyi yapacagimizi görüyoruz. Gelecegin bankaciligi projesinin pilot çalismalari bes yerde; bir kurumsal merkez, bir ticari merkez, üç girisimci merkezi olarak Kasimdan beri yapiliyor. Hazirliklari tamamlanarak faaliyete geçen bu merkezlerin yani sira digerlerinin de yil ortasina kadar devreye girmesi planlaniyor. Önemli bir diger rekabet avantaji alanimiz da grup sinerjisi olarak görülüyor. Bu açidan baktiginizda yilin ortasina dogru gerçeklestirmeyi planladigimiz Turkcell halka arzi ile çok ciddi bir sermaye artirimimiz olacak. Bizim portföyümüzden de saglanacak bu halka arz sonucunda hem bizim hem de grubun nakit olanaklarinin çok büyük rakamlara gelecegi gözüküyor. Böylelikle biz yilin ortasindan sonra Türkiye’de ciddi bir ataga kalkacagiz ve piyasada ses getirecegiz.
SORU: Yeni ek vergiler ve Gelir Vergisi Kanununun 279. Maddesiyle saglanan erteleme avantajinin kaldirilmasi çok tartisildi. Bazi kesimler bu yasayi, “hukukun ihlali, tasarruf sahibinin ve dürüst isletmelerin cezalandirilmasi, hatta gizli iç borç konsolidasyonu” olarak degerlendirip kiyasiya elestirirken bazi kesimler ise “Türkiye’nin kroniklesen ekonomik sorunlari için bir çikis, asiri yükselen reel faizleri makul bir seviyeye çekecek bir stabilizasyon araci, hükümetin 2000 yili programina bagli kalacaginin bir göstergesi” olarak degerlendiriyor. Siz, hem kamu kesiminde hem de özel kesimde deneyim sahibi bir yönetici olarak konuyu her iki yönden de görebilecek bir durumdasiniz. Degerlendirmeleriniz nelerdir?
Bilindigi üzere, 279. madde ile ilgili sorun, yillardan beri tartisilan bir düzenlemenin sona erdirilmesinden kaynaklaniyor. Esas itibariyle, bankalarin portföylerindeki kamu kagitlarinin artmasiyla bunlardan dogan vergileri sürekli erteledigi, bu ertelemenin, biraz da kamu finansman politikalari sebebiyle uzun yillar tasindigini biliyoruz. Burada bir gerçegi söylemem lazim: Bu enflasyon içinde yasamanin da dogal bir sonucu idi. Çünkü yüksek enflasyon ve yüksek reel faizler bankacilik sisteminin dolar bazinda hizla büyümesine yol açti. Hizli büyüyen bir bankacilik sistemi bu büyüme içinde %8 sermaye yeterliligi rasyosunu tutturmak için ya her sene sürekli nakit koymak zorunda -ki Türkiye deki sermaye yapisi çerçevesinde çok da kolay degil- ya da dagitiliyor görülse de karlarin hemen hemen hepsini tekrar sermayeye koymak zorunda. Hiçbir sey olmasa, enflasyon kadar büyüseniz ve kariniz enflasyon kadar artsa, siz onun yarisini vergi olarak veriyor iseniz, o rakamin yarisi kadar sermayenize de eklemek, dolayisiyla her sene patrondan yeni sermaye ilavesi istemek durumundasiniz. Enflasyonsuz ülkelerde böyle bir sorun yok. Enflasyon isletmelerde isletme sermayesini nasil eritiyorsa burada da böyle bir durum ortaya çikiyor. Bunun yolu esasinda kar ama kar da vergi avantajini engelleyince 279. Madde çerçevesinde böyle bir erteleme sistemi olusturularak sorun da sürekli olarak ertelenmis oldu. Bence Türkiye’de enflasyon olmasa idi 279 gibi bir kalkana ihtiyaç da olmazdi. 279 ile saglanan vergi avantajinin kaldirilmasi Allah’tan iyi bir döneme denk geldi. Enflasyonun düsüs trendinde olmadigi bir dönemde 279 ile ilgili avantajin kaldirilmasi gündeme gelse idi bu kez yillardan beri biriken bu vergi ödeme ile ilgili yükümlülükler yerine getirildiginde ciddi bir sikisma, daralma ve büyük miktarlara varan ek sermaye ihtiyaçlari gündeme gelecekti. Tabii bu tesadüf de degil, bunlar bir birini etkileyen faktörler. Ekonomik program çerçevesinde alinan kararlar ve bu dogrultuda vergi gelirlerinin artiyor olmasi, reel faizlerle ilgili beklentilerin de düsmesine neden oldu. Dolayisiyla bizler vergi yükü ile ilgili sikayet ederken düsen faizler dolayisiyla özellikle kagit portföyü yüksek olan, dolayisiyla vergi yükümlülükleri de yüksek olan bankalarda öyle karlar olustu ki bu vergi ödenebilir hale geldi. Dikkat edecek olursak 15 Subat’ta uzun süredir birikmis olan bu yük bu sekilde çok fazla bir probleme yol açmadan temizlenmis oldu. Bence de uygun bir ortamda uygun bir sekilde temizlenmis oldu. Ek vergiye gelince, geriye yönelik bir vergi getirilmesiyle ilk anda büyük reaksiyonlar gösterildi. Fakat bir hafta sonra bu sesler kesildi. Zira bu verginin getirildigi dönemde bu vergi ile ilgili sikayet eden bankacilik kesimi bir taraftan da hükümetin program konusunda ki kararliligini gördü. Bu kararlilik faizlerde tekrar bir düsmeye yol açti. Saglanan faiz düsüsü ek vergiyle gelen yükü neredeyse bir hafta on gün içinde tekrar bankalara saglar hale geldi. Bence hukuken cidden tartisilmasi gereken, bu kanunun, düzenlemenin çikmasindan birkaç gün önce ikinci elden vergiye tabi tutulan kagitlari alanlari, yani fiyat yapisi eski yapiya göre olusmus olan bir kagidi alanlari çok olumsuz etkilemis olmasidir. Onlar ne kadar bagirsalar çagirsalar yeridir. Ama genel olarak bakarsak bankacilik sektörü açisindan çok da fazla sikayet edilecek bir durum olusmadi. Insaallah düsen enflasyon bundan sonra banka bilançolarinin normal yapisinda sisme sonuçlari doguracak durumlara yer birakmayacak, bankalarin öz kaynak takviyesi açisindan bundan sonra zorlanabilecekleri bir piyasa olusmayacaktir.
SORU: Geçtigimiz Haziran’da yürürlüge giren 4389 Sayili Bankalar Kanunu, henüz alti ayini bile doldurmadan degistirilecektir. Sizce söz konusu Kanun gerçekten Türk Bankaciligi’ni uluslararasi normlara tasiyacak bir reform muydu yoksa sadece, Anayasa Mahkemesi’nin 538 Sayili KHK’yi iptal etmesiyle dogan hukuksal boslugu doldurmaya yönelik acele ile gerçeklestirilmis bir düzenleme miydi? Türkiye sartlarinda ideal bir Bankacilik Reformu gerçeklestirebilmek için daha neler yapilmali? Eksik kalanlar nelerdir?
Bankalar yasasi ilk olarak geçen yil haziran ayinda degistirildi. O dönemde Anayasa Mahkemesi’nin iptali dolayisiyla yasal bosluk dogacagi endisesi vardi. Böyle bir boslugun olup olmamasi bir tarafa ama en azindan sistem saglam bir dayanaga kavusmus oldu. Daha önce yapilan çalismalarda bankalarin disinda finansal alanda faaliyet gösteren; özel finans kurumlari, leasing sirketleri ve faktoring sirketleri gibi diger kurumlarin da ayni çati altinda ve mali sektör kanunu seklinde bir düzenleme çerçevesinde toplanmasi gündemdeydi. Ancak geçen yilki çalismalar, biraz da bu tartismali yasal süreyi geçirmemek endisesiyle telasa geldi. Hazirlanan metin meclisten kolay geçmesini saglamak için sikistirilmis bir metne benziyordu. Tüm hükümlerin yer aldigi yer aldigi ama daha az maddeye indirilmis sekilde kanun karsimiza çikti. Bu bakimdan kanun teknigi açisindan epey elestirilecek bir kanundu, çok kolay anlasilir bir kanun degildi ve bazi zaaflari vardi. Leasing, faktoring ve sigorta sirketlerini de kapsayan daha kusatici bir düzenleme olsaydi daha olumlu olacakti. Uzun vadede bu eksikliklerin giderilecegini umuyorum. Yazin yapilan degisiklikten sonra bu kez kurulla ilgili tartismalar basladi ve, kurulun atama sekli ile aday gösterme yöntemi üzerinde agirlikli olarak duruldu. Bence son düzenleme daha homojen bir kurul yapisi olusturma açisindan daha dogru, zira farkli birimlerin farkli farkli adaylar göstermesi ve onlar arasindan seçim yapilmasi homojeniteyi zedeleyebilme riskini tasiyordu. Yine yeni düzenlemede bankalarin rehabilitasyonu açisindan getirilen bir takim ek önlemler var. Hazirlanan Karsiliklar Kararnamesi ve konsolidasyonla ilgili düzenlemeler, Avrupa Birligine giris süreciyle beraber AB standartlarina uyum açisindan da mevzuatla ilgili çalismalarin devam ettigini gösteriyor. Bunlar hukuki altyapi açisindan önemli ama sadece alt yapiyi degistirmekle her seyin degistigini beklemek de çok dogru degil. Yazili kurallarin her zaman islemedigini biliyoruz. Bankacilik sistemi zaten kaçinilmaz olarak zaman içinde AB normlarina yaklasaktir. Türkiye’nin enflasyonu düsürebilmesinin bu sürece bütün yazili düzenlemelerden daha fazla katkisi bulunacaktir. Bundan önceki dönemde siz yazili kurallari nasil belirlerseniz belirleyin yüksek reel faizler ve dolarizasyon sistemi bozuyor ve bazilarinin daha iyiye bazilarinin daha kötüye gitmesine sebep olabiliyordu. Ben yeni ortamin bu kurallarin islemesine daha büyük katki saglayacagina ve enflasyonun düsmesinde basarinin bu etkinligi artiracagina inaniyorum.
SORU: Tasarruf mevduatlarina %100 TMSF güvencesi... Dikenli bir konu... Bankalar Yeminli Murakibi kökenli bir banka yöneticisi olarak görüsleriniz nelerdir?
Mevduat sigortasi çok tartisilan ama bence o kadar tartisilmasina gerek de olmayan bir konu Çünkü kimse sinirsiz mevduat sigortasini savunmuyor. Sinirsiz mevduat sigortasi düzenlemesi 1994’te dogru bir düzenlemeydi. Psikolojik açidan da yeterli sok etkisini yapti, krizin asilmasinda son derece etkili oldu. 1996 yilinda esasinda mevduat sigortasinin sinirlandirilmasi konusunda uygun bir ortama girilmisti. Fakat az subeli bankalar ile çok subeli bankalar arasindaki mevduat yapisina iliskin farkliliklardan kaynaklanan ve sigortanin belirli rakama inmesi durumunda bazi bankalarin çok olumsuz etkilenecegi seklinde ifade edilen itirazlar oldu. Çok subeli bankalar genellikle mevduat sigortasi kapsamindaki mevduata iliskin sinirin 5 milyar TL. olmasini savundu, az subeli bankalarin çogu da 25 milyari savundu. Bence 25 milyar TL. makul bir düzeydi. 25 milyar TL. gibi bir rakamla %100 sigortanin kalkmasi ve bu miktar sabit tutularak enflasyonla beraber yumusak bir geçise imkan birakilmasi dogru bir çözüm olacakti. Bu yapilmis olsaydi bugün mevduat sigortasi ile ilgili bu tartismalara gerek kalmayacakti. Bu güne gelince AB standartlarinda mevduat sigortasinda 20 bin euro siniri esasinda alt limit standardi olarak ön görülmüs olan sigorta tabani. Ülkeler durumlarina göre bunun üstünde mevduat sigortasi garantisi miktarlari veya oranlari belirleyebiliyorlar. Örnegin Almanya’da bankalarin kendi öz kaynaklarinin yüzde otuzu kadar bir mevduat garantisi var. Dolayisiyla teorik olarak sinirsiz garanti var denebilir Amerika’da biliyorsunuz kapsama siniri 100 bin dolar. Türkiye’de garanti kapsami dendigi zaman 20 bin euro israrinin gereksiz bir tavir oldugu görüsündeyim. Türkiye kendi kosullarindaki rakami bulmali ve bana göre bu, hele hele sinirsiz bir sigorta kapsamindan kalkiyorsaniz uzun vadede 100 bin dolarin hedeflenmesi seklinde olabilir. Güvenceyi birden asagi seviyeye indirmek hemen arkasindan biraz da kamuoyunu yönlendiren haberlerle bankalar arasinda ciddi ölçekli mevduat hareketlerine neden olabilir. Bu da kamu yönetiminin isine gelmeyecektir, gelmemelidir. Yeniden çalkantilara gerek yoktur. %100 TMSF garantisi kalkmalidir ama bu geçis garanti kalktigi gün büyük bagirislarin olmadigi, yumusak bir sekilde ideal olana ulasildigi bir yöntemle saglanmalidir. Böyle siddetli bir kaldirma halinde hizli bir mevduat hareketine neden olacak bir gelismeye yol açilir ise bu, beklenenin tam tersi bir duruma yol açabilir. Mevduat kaçisi yasanacak sorunlu bankalarin yüksek faizler vererek mevduati tutmaya çalismalari hem onlarin sorunlarinin artmasina hem de bu sorunlarin daha yayginlasarak sistemik etkilere yol açmasina sebep olur. Konu teknik düzeyde hiç konusulmuyor. Hatta mevduat sigortasi kaldirilirsa faizlerin düsecegi iddia ediliyor. Izah etmeye çalistigim gibi bence iyi planlanmamis bir sekilde kaldirilmasi aksine faizlerin yükselmesine neden olur. Öte yandan, kamu bankalari varken mevduat garantisinin kalkmasi hakkaniyete uymaz diye de bir tez var. Zaten garanti altinda olan kamu bankalari özellestirmeden mevduat garantisinin. Kalkmasi sadece özel bankalar aleyhine bir durum yaratir diyerek sigorta kapsaminin makul seviyelere çekilmesine karsi çikmak bu isi ertelemenin ya da “kalkmasin” demenin bir baska yolu. Tabii ki o bankalarin özellestirilmesi için gereken yapilmalidir ve bu mevduat garantisi konusunda adaleti artirici faktörlerden biridir. Ama mevduat .garantisinin kapsaminin daraltilmasi sorununu kamu bankalarinin özellestirilmesinden ayri olarak ele almali. Sevindirici olan, izleyebildigim kadariyla kamu otoritesinin konuya son derece sagduyulu yaklasiyor olmasi. Ben bu sorunun da genel ekonomik çerçevenin sagligina kavusmasi çerçevesinde çözülecegine inaniyorum.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı